Avrupa Birliği Nereye?

Geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen referandumda Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alan İngiltere’nin ayrılık sürecini resmen başlatması, AB’nin geleceği hakkındaki tartışmaları alevlendirmiştir. Pek çok Avrupa ülkesinde uzun bir süredir yükselişte olan aşırı sağcı ve milliyetçi partiler, bu gelişmelerin ardından AB’yi daha fazla sorgulamaya başlamıştır. Üstelik bu popülist ortam Avrupa ile sınırlı değildir. Yeni ABD Başkanı Trump’ın kullandığı söylem ve elde ettiği başarı, Avrupa sağına ilham ve özgüven vermektedir. Dünyadaki bu eğilimlerle birlikte değerlendirildiğinde, AB bütünleşmesinin içinde bulunduğu durum geçici bir sarsıntıdan ziyade varoluşsal bir krize benzemektedir.

Yaşanan sorunun varoluşsal bir kriz olarak tanımlanmasının nedeni, AB’nin yıllardır savunageldiği temel değerlerin aşınıyor olmasıdır. Avrupa bütünleşmesi kıtada yüzyıllardır süren savaşları, katliamları ve yıkımları sona erdirmek adına başlatılmış bir barış projesi olarak tanımlanmaktadır. Özellikle Fransa ve Almanya’nın yüzlerce yıl savaştıktan sonra başarılı bir bütünleşme sürecini başlatmaları, takdire şayan bir gelişmedir. Bu bütünleşme ve onun siyasal ve ekonomik kazanımları, zamanla pek çok Avrupa ülkesini cezbetmiştir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte bu barış projesinin tüm kıtaya yayılması gündeme gelmiştir. Eski Doğu Bloğu ülkelerinin yapısal dönüşümlerinde AB bir dayanak noktası olmuştur. Yugoslavya örneği bir kenara bırakılırsa, merkezi ve Doğu Avrupa’da istikrarın sağlanmasında AB çok önemli bir rol oynamıştır. Ancak bugünlerde tüm bu kazanımların tersine döndüğü bir sürecin eşiğine gelinmiştir.

Her şeyden önce Avrupa’da yükselen bir yabancı düşmanlığı dikkati çekmektedir. Bu yükseliş İslam ve göçmen karşıtı söylemlerde kendisini göstermektedir. Avrupa ülkelerinde yapılan seçimlerde başarılarını artıran aşırı sağcı partiler, yabancı düşmanlığının başını çeken aktörlerdir. AB’nin mülteci sorununa kurumsal düzlemde bir çözüm üretememesi de yabancı düşmanlığını güçlendiren bir diğer nedendir. Ortak bir politikanın üretilememesi nedeniyle mülteciler gitmeyi arzuladıkları Batı Avrupa ülkelerine ulaşamamakta, Doğu ve Güney Avrupa ülkeleri bu sorunda daha fazla yük üstlenmektedir. Dolayısıyla Polonya, Macaristan, Slovakya ve Çekya gibi ülkeler daha radikal önlemleri gündeme getirmektedir. Bir yandan bu ülkelerde yabancı düşmanlığı artmakta, diğer yandan yük paylaşımındaki adaletsizlik AB bütünleşmesine zarar vermektedir.

Avrupa’da yükselen milliyetçilik bütünleşme değil ayrışma anlayışını güçlendirmektedir. AB bugüne dek pek çok sorunla ve krizle karşılaşmış ancak bütün bu krizlerden daha fazla bütünleşme yoluyla çıkış aramıştır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde ayrışma/bütünleşme ikilemi AB’nin gelecekte nasıl bir şekle sahip olacağı ile değil; ileride var olup olmayacağı ile ilgili bir mesele olarak algılanmıştır. Avrupa’nın savaşlarla dolu karanlık geçmişi ötekileştirilmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemin getirdiği risklerle mücadelede ve kıtanın istikrar ve güvenliğinin sağlanmasında temel araç, bütünleşme olmuştur. Dolayısıyla, ilk kez bir üyenin Birlik’ten ayrıldığı ve ayrılıkçıların sesinin bütünleşme yanlılarınınkinden daha gür çıktığı koşullarda, AB’nin gelecekte var olup olmayacağı tartışmaya açılmıştır.

Avrupa bütünleşmesinin böyle bir krize sürüklenmesinin nedenleri arasında pek çok husus sayılabilir. Bu noktada iki konu öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi AB’nin dış politika alanındaki başarısızlığıdır. AB, Soğuk Savaş sonrasında merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin demokratik yapısal dönüşümlerinde başarılı bir performans göstermiştir. Bu başarının komşuluk ilişkilerinde de gösterilebileceği değerlendirilmiştir. Genişleme sürecinde yakalanan ivmeyle AB’nin Avrupa’ya komşu coğrafyalarda istikrarlı ve güvenlikli bir alan yaratmak için yapısal dönüşüme öncülük edebileceği düşünülmüştür. Ancak iki binli yıllarda AB’nin yakın çevresinden kaynaklanan risk ve tehditler artış gösterdiğinde, komşu coğrafyaların yapısal dönüşümü bir kenara, bu risklere ortak bir yanıt bile verilememiştir. Dış politikada karşılaşılan sorunlara AB düzeyinde çözümler üretilemediği gibi, üye sayısının artması nedeniyle dış politikada herhangi bir ortak karar almak bile zorlaşmıştır. Bu durum üye ülkelerin kendi dış politika gündemleri ve güvenlik sorunları ile daha fazla meşgul olmasına neden olmuştur.

Avrupa bütünleşmesindeki krizin bağlantılı olduğu bir diğer konu ekonomik krizdir. Avro bölgesinin 2008 sonrasında yaşadığı kriz, Avrupa bütünleşmesinin temellerini sarsmıştır. Kriz şimdilik atlatılmış gibi görünse de, ciddi sorunlar halen risk yaratmaya devam etmektedir. Ortak para biriminin olması mali politikalarda daha fazla bütünleşmeyi gerektirmektedir; ancak mevcut ortamda bu kolay değildir. Bankacılık ve bütçe koordinasyonu gibi alanlarda bazı önemli reformlar gerçekleştirilse de, Avrupa iki farklı hızda ilerleyen iki ekonomik bloğa bölünmüş gibidir. Hızlı ilerleyenler diğerlerini bir yük olarak görmekte; daha yavaş ilerleyenlerse diğerlerinin hiyerarşik bir yapı kurmalarından endişe etmektedir.

Diğer yandan Trump’ın ABD Başkanı olmasıyla birlikte milli ekonomi anlayışının güçlendiği görülmektedir. Trump açıkça uluslararası liberal ekonomik sistemin temel ilkelerini sorgulamakta, merkantilist politikaları önermektedir. Bu eğilim AB’nin uluslararası ekonomide temsil ettiği bütünleşme modelini/felsefesini tehdit etmektedir.

Brexit sonrasında AB’nin nasıl bir yol izleyeceği sorusunun yanıtı ise belirsizliğini korumaktadır. Olumsuz senaryo, İngiltere’nin başarılı bir ayrılık sürecinin ardından sorun yaşamadan yoluna devam etmesi ve diğer üye ülkelerde de ayrılık taraftarlarının güçlenmesi olacaktır. AB böyle bir senaryonun yaşanmasını önlemek için İngiltere’yi cezalandırmak ve İngiltere için ayrılığın maliyetini yükseltmek isteyebilir. Ayrılık taraftarlarını caydırmak için izlenecek bu yol, Birlik’in güvenilirliğine zarar verecektir.

AB için bir diğer seçenek, Brexit’i fırsata çevirerek daha fazla bütünleşme yoluna gitmektir. Bütünleşme süreçlerinde ayak direyen aktörlerin başında gelen İngiltere’nin yokluğunda daha kararlı ve derin bir bütünleşme gerçekleştirilebilir. Ancak mevcut konjonktürde bu senaryo muhtemel görünmemektedir. Bütünleşmenin derinleştirilmesi için istekli üyeler bulmak zorlaştıkça, çok vitesli AB yaklaşımı ağırlık kazanmaktadır.

Çok vitesli Avrupa Birliği daha fazla bütünleşme isteyenlerin yollarına devam etmesi, daha azını isteyenlerin yeni bütünleşme halkalarına dâhil olmaması biçiminde tanımlanabilir. Ancak iki farklı hızda ilerleyen iki ekonomik bloğa bölündüğünü söylediğimiz AB’nin, çok viteslilik ile iki siyasi bloğa bölünmesi de kaçınılmaz olacaktır. Bir tarafta AB’nin gündemini belirleyen lokomotif ülkeler, diğer tarafta bu gündeme ayak uydurmaya çalışan vagon ülkeler bulunacaktır. Böyle bir yapılanmaya Doğu Avrupa ülkeleri şimdiden itiraz etmeye başlamış durumdadır. Çok vitesli Avrupa anlayışı AB’yi bir bütünleşme projesi olmaktan çıkarıp, bazı gelişmiş ülkelerin dış politika aracına dönüştürme riski taşımaktadır. Bu risk AB’nin uluslararası aktör olma iddiasını da tehdit etmektedir.

Daha fazla bütünleşmenin olmadığı bir AB, merkezkaç eğilimlerin güçlendiği bir AB’ye dönüşmeye mahkûmdur. AB’nin bugüne dek yaşadığı hemen her krizden daha fazla bütünleşerek çıkması bu durumu göstermektedir. Ancak bugün gelinen noktada Birlik’in derinleşmesi de önemli riskleri beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla AB’nin varoluşsal bir krizde olduğu görülmektedir. Bu şartlar altında AB, uluslararası sistemde karşılaşılan yeni risk ve tehditlere yanıt verebilecek bir aktör olmaktan giderek uzaklaşmaktadır.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
ANKASAM Türk Dış Politikası ve Uluslararası Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,027BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,714TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz