Atlantik İttifakı’nda Aykırı Sesler: ABD Hegemonyasının Sonu mu?

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar Monroe Doktrini üzerinden dış politikasını belirleyen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) kıtasının uzağındaki sorun, tehdit ve çatışmalardan uzak durmayı tercih etmiştir. Bu doktrinin merkezinde ise ABD’nin Avrupa’daki sorun ve çatışmalara müdahil olmayacağı Avrupalı devletlerin de Yeni Dünya’nın sorunlarına karışamayacağı ve bahse konu kıtanın sömürgecilik konusu yapılmasına müsaade edilmeyeceği anlayışı yer almaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru ABD, kısmen Monroe Doktrinini terk etse dahi savaş sonrasında yeniden izolasyon politikasına geri dönmüştür.

Savaş sonu düzenlemelerinin yarattığı buhran ve krizler tesis edilen uluslararası sistemin sürdürülebilir olmadığı gerçeği, kısa bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla tüm aktörlerce görülmüştür. Bu noktada ABD’ye de sorumluluk atfedilmiştir. Nitekim ABD’nin Birinci Dünya Savaşı sonrası düzenlemelerinde gerçek manada doğrudan yer almaması ve tesis edilen uluslararası sistemden kendisini izole etmesinin de tesis edilen sistemin başarısızlığında rolü olduğu iddia edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonundaysa artık Avrupa’nın uluslararası politikanın merkezi ve birincil aktörü rolünü sürdürmeyeceği görülmüştür. Bu bağlamda güç merkezden kanatlara doğru kaymış ve iki büyük güç ortaya çıkmıştır: ABD ve Sovyetler Birliği.

1940’ların ikinci yarısından itibaren geri dönülemez bir şekilde sisteme entegre olan ABD, bir yandan Batı’nın lideri konumuna evrilmiş diğer yandan ise sistemi tesis eden kurucu aktörler arasında yer almıştır. 1990’lara gelindiğinde iki kutuplu olarak tesis edilen uluslararası sistemin Doğu Blokunun dağılması ve blok lideri devletin uluslararası politikanın öznesi konumundan çıkması ise yeni bir “dünya düzenini” gündeme getirmiş ve bu noktada “Amerikan Hegemonyası”nın mevcudiyeti kabul görmeye başlamıştır.

Başta ABD’liler olmak üzere Batılı karar alıcılar, akademisyenler ve entelektüellerin büyük çoğunluğu tarafından Pax-Americana (Amerikan Barışı) olarak adlandırılan bu dönemin ana iddiası ise ABD’nin küresel tek güç olduğu ve kurduğu sistemin barış içerisinde varlığını devam ettirdiğidir. Dahası 1990’larda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte Batı’nın zafer kazandığı ve bir daha geri dönülemez bir döneme girildiği anlayışı da etkin bir şekilde tartışılmaya ve kabul görmeye başlamıştır. Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” adlı çalışması bunun en açık örneğidir.

Soğuk Savaşı’nın sona ermesiyle Batı’nın açık üstünlüğü elde etmesi ABD’nin de küresel liderliği ve hatta hegemonyasının onaylandığı bir süreci beraberinde getirmiştir. Bu noktada Gramsci’nin İtalyan toplumu bağlamında ele aldığı iktidar analizleri ile Cox’un İkinci Dünya Savaşı sonra ABD’nin küresel liderliği ve bu kapsamda tesis edilen uluslararası sisteme dair analizler hegemonya kavramının temelini oluşturduğunu belirtmek gerekir. Geleneksel olarak otorite, liderlik ve tahakküm kavramlarının kombinasyonu olan hegemonya uluslararası ilişkiler bağlamında en genel şekliyle güç ve rıza parametreleri üzerinden hegemon gücün diğer devletler üzerindeki hakimiyeti olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda vurgulanması gereken en önemli husus ise diğer devletlerin rızaya dayalı bir şekilde hegemon gücün çıkarlarıyla kendi çıkarlarını eşgüdümlemesidir.

Tarihsel olarak uluslararası ilişkilerde söz konusu olan hegemon güçlerin günümüzdeki son temsilcisi olan ABD’nin küresel hegemonyasının en önemli sac ayağını ise Atlantik İttifakı oluşturmaktadır. En genel ifadeyle ABD ile Avrupa arasındaki iş birliği ve müttefikliği ifade eden Atlantik İttifakı sadece askeri yönü olan bir ittifakın ötesindedir. Askeri, ekonomik, politik, psikolojik, ideolojik boyutları olan ve değerler üzerinden şekillenen ittifakın ABD’nin küresel hegemonyasının sürdürülebilirliği veya başat aktör konumunun devam ettirilmesi noktasında en önemli projeksiyon olduğu iddia edilebilir. Bu iddia özellikle Soğuk Savaş dönemi boyunca gerek ABD’li karar alıcılar gerekse dış politikaya ilişkin resmî belgeler tarafından sürekli teyit edilmiştir.

Günümüze gelindiğindeyse başat aktör olan ABD’ye karşı Çin tarafından gerçekleştirilen bir meydan okuma herkesin kanıksadığı bir durum halini almıştır. Ancak ABD’nin liderliğinde tesis edilen sistemin önemli bileşenleri tarafından ilişkilerin sorgulanmaya başlaması geleneksel olarak başat aktöre karşı çıkan challenger’ın (meydan okumayı gerçekleştiren aktör) dışında bir tehdit durumunu doğurmuştur. Bahse konu tehdidin günümüzdeki sözcülüğünü Fransa’nın yaptığı görülmektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un kıtayı ABD, Çin ve Rusya’ya karşı korumak için “Avrupa Ordusu”nun kurulması önerisi veya projesi Atlantik İttifakı’nın geleceğine dair şüpheleri daha da kuvvetli hale getirmiştir. Kıta Avrupa’sının Fransa’yla birlikte en önemli iki gücünden biri olan Almanya’nın da ABD’yle ilişkilerinde küçük çaplı krizlerin yaşanması bu noktada önem arz eden bir diğer durumdur. Ayrıca her ne kadar ABD’ye karşı doğrudan bir karşıt söylemde bulunmamasına karşın İngiltere’nin Brexit kararıyla Avrupa Birliği (AB) sisteminin dışında yer almak istemesi de Batılı aktörlerin ittifak içi sorunlar yaşandığının bir diğer göstergesidir.

Tarihsel olarak bakıldığında Fransa, esasında Avrupa’nın güvenliğinin Avrupalı aktörler tarafından sağlanmasını savunan bir devlet geleneğine ve anlayışına sahip oluşmuştur. Bunun temelinde ise tarihsel arka planı olduğunu iddia ettiği Batı’nın potansiyel lideri olma iddiası yatmaktadır. Bu iddianın somut karşılığı olan güvenlik projeksiyonu bağlamında Fransa’nın Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO)’ya karşı olumsuz bakışı da bilinen bir durumdur. Hatta zaman zaman Fransız devlet adamları veya uzmanların NATO’yu, ABD’nin Avrupa’daki nüfuzunu sürdürebilmek için kullandığı bir örgüt olarak tanımladıkları görülmektedir. Dolayısıyla Fransa’nın tarihsel hezeyanlarına uygun ama Atlantik İttifakı açısından varoluşsal bir tehdidi bünyesinde barındıran bir durum hasıl olduğu iddia edilebilir.

Macron’un çıkışına sert bir cevap veren ABD Başkanı Donald Trump ise Fransa’nın Avrupa’yı ABD, Çin ve Rusya’ya karşı korumak için Avrupa Ordusu önerdiğini ama Fransa için esas tehdidin Almanya olduğunun göz ardı edildiğini belirtmiştir. Bu noktada İkinci Dünya Savaşı dönemine atıfta bulunan Trump, ABD’nin savaşa girmeden önce Paris’te insanların Almanca öğrendiklerini ifade etmiştir. Dolayısıyla Başkan Trump, Fransa’yı aşağılayıcı bir üslupla Almanya işgaline atıfta bulunarak kıta içi tehditlere dikkat çekmiştir. ABD Başkanı’nın tarihsel okuma üzerinden yaptığı tehditlerin doğru olmadığını iddia etmek mümkün değildir. Almanya-Fransa çekişmesi veya çatışması sadece İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan bir durum değildir. Birinci Dünya Savaşı ve öncesinde kıta içi savaşlarının büyük kısmında iki aktörün savaşların karşıt tarafı olduğu görülmektedir. Hatta “Avrupa bütünleşmesi idealinden beslenen AB kurumsallaşması söz konusu iki devlet arasındaki sorunlara çözüm bulunması sürecinin bir sonucudur” denilebilir.

Küresel hegemonyasını (tartışmalı dahi olsa) sürdürmeyi arzu eden ve bu anlamda daha statükocu bir uluslararası sistemden yana olan ABD, yukarıdaki gelişmeler göz önüne alındığında günümüzde hem sistem-dışı hem de sistem-içi sorunlarla muhatap olmak zorunda kalmıştır. Sistem-dışı sorunlar veya challenger tarafından gerçekleşen meydan okumalar beklenen ve önceden stratejisi belirlenen daha açık ifadeyle yönetilebilir bir durum iken sistem-içi sorunlar açısından tehdidin yoğunluğunun düşük olduğunu iddia etmek çok mümkün değildir. Çünkü bir sistemde liderin sistem-içi aktörler tarafından sorgulanmaya başlanması ve bu noktada bir dirençle karşılaşması varoluşsal bir tehdit niteliği taşımaktadır. Bu nedenle Avrupalı devletlerin bütünleşme idealine sadakatten vazgeçme şeklinde okunabilecek kimi kararları ve Fransa’nın meydan okumasını yüksek bir tondan yapmaya başlaması Atlantik İttifakı’nın yapısal ve varoluşsal sorunlar veya krizlerle karşılaşma riskini kuvvetlendirmektedir. Atlantik İttifakı’nın dağılması ise ABD’nin küresel hegemonyasının sona ermesini beraberinde getirecektir. Bugün itibarıyla kısa vadede böylesi yapısal bir değişim kuvvetli bir ihtimal olarak durmasa dahi meselenin tartışılır olması bile dikkate değer bir husustur.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Kadir Ertaç ÇELİK
Kadir Ertaç ÇELİK
ANKASAM ABD-Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,793BeğenenlerBeğen
103TakipçilerTakip Et
1,724TakipçilerTakip Et
211AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz