Astana Sürecinin Kazakistan Açısından Önemi

23 Ocak’ta tüm dünyanın gözü Kazakistan’ın başkenti Astana’da olacak. Bilindiği üzere, Rusya ve Türkiye’nin arabuluculuğuyla varılan ateşkes 29 Aralık 2016’da yürürlüğe girdi ve Astana süreci başladı. 23 Ocak’ta yapılacak Astana Zirvesi’nde ateşkesin güçlendirilmesine ağırlık verilecek. Eğer ateşkes üzerine mutabık kalınırsa, Suriye’de siyasi çözüm de gündeme gelebilir. Krizin başından beri muhalefeti destekleyen Türkiye ile Beşar Esad rejimini güçlü bir şekilde destekleyen Rusya ve İran’ın garantör olarak bir arada bulunmaları, ileriye yönelik önemli bir gelişme. Belirsizliklerle dolu Astana sürecine son iki gün kala, bu yazıda bu zirvenin neden Astana’da düzenlendiğini ve Kazakistan’ın bu müzakerelere ev sahipliği yapmak suretiyle ne tür bir kazanç sağlayacağı hususu ele alınacaktır.

İlk olarak belirtilmelidir ki Astana’daki zirvede, Suriye krizinde sahada bulunan PYD, DAEŞ ve El-Nusra cephesi hariç bütün aktörlere yer verilmeye çalışılmaktadır. Böyle bakıldığında Rusya, Türkiye ve İran sahada bulundukları için her ne kadar garantör olarak tanımlansalar da aslında krizin tarafları konumundadırlar. Bu zirvede taraf olmayan bir ülke varsa o da Kazakistan’dır. Dolayısıyla zirvenin sonucu ne olursa olsun en karlı çıkacak olan “taraf” Kazakistan olacaktır.

Nitekim bu müzakerelere “Astana süreci” adının verilmesi bile Kazakistan’ın uluslararası alandaki prestijini artırmıştır. Yeni başkent Astana’nın “ateşkes”, “barış” ve “siyasal çözüm” kavramlarıyla bir arada anılması, Kazakistan’ın imajı için oldukça değerlidir. Bütün taraflar zirvenin Kazakistan’da gerçekleşmesi konusunda hemfikirdir. Buradan, Kazakistan’ın kendini barışsever ve güvenilir ülke olarak tanıtmayı başardığı sonucu da çıkmaktadır.

Kazakistan açısından bakıldığında Suriye’deki krizin çözümü elbette önemlidir. Çünkü, Suriye’deki istikrarsızlık bataklığında üreyen terörizm, Kazakistan’a da ulaşmaktadır. Ancak Astana sürecinde İran, Rusya ve Türkiye’nin garantör ülkeler olarak yer almaları, özellikle de Rusya ve Türkiye’nin bir arada bulunmaları Kazakistan için daha da önemlidir. Zira hem jeostratejik açıdan hem de demografik açısından Kazakistan tam olarak Rus/Slav ve Türk dünyalarının kesiştiği noktada yer almaktadır. Kazakistan da kendini hem Rus dünyasının hem de Türk dünyasının bir parçası olarak görmektedir.

Böyle bakıldığında Kazakistan’da bir ulusal kimlik bunalımı yaşandığı fark edilmektedir. Martha Brill Olcott’ın dediği gibi Kazakistan’daki Ruslar, ülkeyi Rusya’nın bir uzantısı olarak değerlendirirken; Kazaklar ülkeyi Kazak/Türk devlet geleneğinin devamı olarak görmektedirler. Kazak yönetimi ülkedeki bu kutuplaşmanın farkındadır. Nazarbayev’in Slav-Türk sentezini esas alan Avrasyacılığı, bu iki topluluğu ulus olarak bir arada tutma girişimidir.

Kazakistan’ın Slav-Türk kimliğinin, yani Avrasyalı kimliğinin dış politikadaki yansımasına gelince; burada Slav dünyasının lideri olarak karşımıza Rusya, Türk dünyasının başat gücü olarak ise Türkiye çıkmaktadır. Her iki ülke de çekim merkezi olarak Kazakistan’ı kendine çekmektedir. Eğer dikkat edilirse görülecektir ki, Kazak dış politikası aslında Rusya-Türkiye dengesi üzerine kuruludur. İki ülkenin ilişkilerinin kötü olması Kazakistan için de olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. İki ülkenin işbirliği yapması Kazakistan için iyidir.

Buna ek olarak, iki ülkenin herhangi bir oluşumda beraber bulunmaları Kazakistan için daha da faydalıdır. İki ülkenin aynı ekonomik ya da siyasi birlikte bulunmaları ise Kazak dış politikası açısından en ideal durumdur. Bunun için 1990 yılında Nazarbayev; Türkiye’ye Ekonomik İşbirliği Örgütü(ECO)’ne Rusya’yı dahil etmeyi önerirken, 2010’larda ise Rusya’ya Avrasya Ekonomik Birliği’ne Türkiye’yi almayı tavsiye etmektedir. Bu açıdan bakıldığında Kazakistan, Türkiye’nin doğal müttefiki ve Asya’ya açılan penceresidir.

Zaten Kazakistan ile Türkiye stratejik ortaktır. Rusya’yı dengelemek için olmasa da en azından Rusya’nın baskısını yumuşatmak için Kazakistan’ın Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Üstelik iç politika ve ülkenin istikrarı bağlamında da Astana, Ankara’ya ihtiyaç duymaktadır. Örneğin, Kazakistan’ın Rusya’yla entegrasyonuna tepki olarak Kazak milliyetçileri, Kazakistan’ın Türkiye ile daha fazla yakınlaşmasını istemektedirler. Bunun neticesi olarak, Kazakistan’ın Rusya’yla bütünleşmesi derinleştikçe Astana’nın Türk dünyası açılımları çoğalmaktadır. Kazakistan’ın iki ülkeyle de işbirliği çok dengeli ilerlemektedir. Buna bir örnek verecek olursak; Astana, Türk Dünyası’nın Kültür Başkenti olduğu 2012 yılında BDT ülkeleri arasında da kültür başkenti ilan edilmiştir.

Kısacası, Rus-Türk ilişkilerindeki herhangi bir gerginlik doğrudan Kazakistan’ı da etkilemektedir. Misal vermek gerekirse, Rus uçağının düşmesi krizinden sonra Türk-Rus ilişkilerinin bozulmasından en çok etkilenen ülke yine Kazakistan olmuştur. Kazakistan’a giden Türk tırlarının Rus topraklarından geçirilmemesi bu olayın sadece küçük bir örneğidir. Bu gibi sorunların yaşanmaması için Kazakistan açısından Rusya ile Türkiye’nin ilişkilerinin iyi olması önemlidir. Nazarbayev’in, Putin ile Erdoğan arasında arabuluculuk görevi üstlenerek Rus-Türk ilişkilerinin normalleşmesine katkıda bulunması bu açıdan bir tesadüf olarak nitelendirilemez. Aynı şekilde Suriye için çözüm aranacak zirvenin de Astana’da gerçekleşmesi tesadüf ya da keyfi değildir. Aslında 2015’te Rus-Türk ilişkilerinin bozulması Suriye ile bağlantılıdır. Sonuç itibarıyla Suriye krizinin çözümü, Kazakistan açısından da önemlidir.

Sonuç olarak Avrasya kavramını; Avrupa ile Asya’nın, Doğu ile Batı’nın, Hristiyanlık ile İslam’ın kesiştiği yer olarak tarif edersek, karşımıza Rusya, Türkiye ve Kazakistan çıkmaktadır. Hatta şimdilerde cumhurbaşkanlığında çalışmakta olan Kazak bilim adamı Sergey Vasileviç Seliverstov’un ünlü kitabı, “Kazakistan, Rusya, Türkiye: 19-21.yy.’lardaki Avrasyacılık Fikirleri” adını taşımaktadır. Gerçekten de bu üç ülke “Avrasya” kavramını en çok kullanan ülkelerdir. Ancak bu üçünü karşılaştırdığımızda, Kazakistan ‘merkezin de merkezi’ olarak dikkat çekmektedir. Zira hem Rusya hem de Türkiye, Kazakistan’a güvenmektedir. Bu özelliğini kullanan Kazakistan ise iki ülke arasında “yapıcı arabuluculuk” rolünü üstlenmektedir. Eğer önümüzdeki günlerde Astana sürecinin devamı olarak Rusya-Türkiye yakınlaşması gözlemlenecek olursa, bunda elbette “Kazakistan’ın katkısı vardır” demek yanlış olmayacaktır. Çünkü Kazak dış politikasının amacı, Rusya ile Türkiye’yi bir araya getirmek ve bir “merkez” olarak kendine çekmektir. Ancak o zaman Kazakistan’ın güvenliği ve geleceği teminat altına alınmış olacaktır.