Güneydoğu Asya’da bölgenin iki büyük gücü olan Çin ve Hindistan’ın arasında bulunan Myanmar/Burma, 55 milyonu aşan nüfusu ve sahip olduğu zengin yeraltı kaynakları ile oldukça önemli bir ülkedir. Resmi adı Myanmar Birliği Cumhuriyeti olan ülke, Burma ya da Birmanya adıyla da bilinmektedir. Coğrafi olarak Güneydoğu Asya’da, Andaman Denizi ve Bengal Körfezi kıyısında yer alan Burma, tarih boyunca sömürgecilik hareketlerine yoğun bir şekilde maruz kalmış ve bağımsızlığını 1948 yılında elde etmiştir.
Bağımsızlık ilanının ardından bir Budist devleti olarak kurulan Burma, 1962’den beri ağırlıklı olarak cunta rejimleriyle yönetilmekte ve sivil dönemlerinde de siyasetteki askeri vesayet hissedilmektedir. Ülkenin adının Burma yerine, etnik bir kabile adı olan Myanmar olarak cuntacılar tarafından değiştirilmesi ise devletin etnikçi, dinci ve hatta kabileci bir anlayışla yönetildiğini göstermektedir. Bu bağlamda ülke nüfusunun büyük bölümünü oluşturan Burmanlar, devletin Budist kimliği benimsemesinde belirleyici olan gruptur. Myanmar’daki Müslümanlar, söz konusu grubun dünya algısı sebebiyle ciddi katliamlara maruz kalmakta ve bu da uluslararası kamuoyu tarafından Arakan Sorunu olarak bilinmektedir.
Arakan Sorunu
Arakan Sorunu, Budist rejim ile ülkedeki Müslüman azınlık olan Rohingyalılar arasında yaşanan etnik ve dinsel sorundur. Arakan, ülkenin kuzeybatı sınırında yer alan ve Bangladeş’e sınırı bulunan Rakhayn Eyaleti’nin bir diğer ismidir. Ülkedeki yedi eyaletten biri olan Arakan’ın nüfusunun büyük çoğunluğu ise Müslümanlardan oluşmaktadır.
Yaklaşık 1,1 milyon Rohingyalıların yaşadığı eyalette, Rohingyalı Müslümanların kimlik sorununun başlangıcı, Myanmar’ın İngiltere’den bağımsızlığını kazandığı 1948 yılına uzanmaktadır. Çünkü ülke, 1948 yılında bir Budist devleti olarak kurulmuş ve Müslüman azınlığın varlığı, devlet tarafından göz ardı edilmiştir. Müslümanlar açısından katliamlarla dolu bu sorunun aşılamaz bir krize dönüşmesiyse, 1982 yılında Budist hükümetin almış olduğu vatansızlık kararıyla gerçekleşmiştir. 1982 yılında Rohingyalıların kimlikleri resmen yok sayılmış ve ülkedeki bütün etnik gruplar vatandaş olarak kabul edilirken Rohingyalı Müslümanların Myanmar vatandaşı olmaları reddedilmiştir. Böylece Rohingyalı Müslümanlar, Budist rejim tarafından “vatansız bir halk” konumuna düşürülmüştür.
Arakan’da Müslümanlara uygulanan sayısız katliamın son halkasını ise geçtiğimiz yıl bölgede yaşanan acı olaylar oluşturmuştur. Soykırım tartışmalarına neden olan bu olaylar, 2012 yılına dayanmaktadır. Arakan’da 2012 yılının Mayıs ayında 26 yaşındaki Myanmarlı bir kadının tecavüze uğrayarak öldürülmesi, Budistler ile Müslümanlar arasında yaşanan etnik çatışmaların yeniden başlamasına sebep olmuştur. Zira bu süreçte Arakanlılar, tecavüz olayının failleri olarak Budist rahipleri suçlamış; ancak rejim, üç Müslüman genci itham ederek cezalandırmıştır. Bu durum, Müslüman halktaki tepkiyi büyütmüş ve giderek gergin hale gelen süreç, 25 Ağustos 2018 Cuma günü Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu’nun Bangladeş sınırındaki bir askeri üsse saldırmasıyla neticelenmiştir. Onlarca güvenlik mensubunun öldürüldüğü olayın ardından Myanmar Ordusu da Arakanlıları hedef alan karşı saldırılar gerçekleştirmiştir. Operasyonlar sırasında çok sayıda Müslüman yaşamını yitirirmiş ve on binlercesi de Bangledeş’e ve sınır bölgesindeki Cox’s Bazar’da kurulan mülteci kampına sığınmıştır.
Arakan Sorunu’na ilişkin elde edilen bilgiler ise geçmişte Arakan’da 3 milyonun üzerinde Müslümanın yaşadığını; ancak uzun yıllar boyunca sistematik bir biçimde uygulanan politikalar neticesinde bu rakamın günümüzde 1 milyon seviyesine düştüğünü göstermektedir.
Hukuki Boyutu
İfade edildiği üzere Myanmar hükümeti, Arakanlılara karşı etnik temizliğe yönelen bir politika uygulamıştır. Kuşkusuz bu politika, Myanmar’ın hem insan haklarını toplu halde ihlal ettiğini hem de bölgenin demografik durumunu değiştirdiğini göstermektedir. Her iki ihlal de uluslararası hukuka göre suçtur. Üstelik bu durum, soykırım suçunda belirtilen bir kimlik grubuna mensup insanların öldürülmesi ve bir kimlik grubunun yaşam şartlarının değiştirilmesi yoluyla kısmen veya tamamen ortadan kaldırılması kriterlerine uymaktadır. Bu nedenle de Myanmar’ın Arakanlılara uyguladığı katliamlar, soykırım suçunun kapsamına girmektedir. Ancak bu tarz insan hakları ihlalleri karşısında, uluslararası hukukun yaptırım mekanizmasının yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Nitekim son olaylar sırasında da uluslararası hukuk göz ardı edilmiş ve tüm dünya, Arakan’daki Müslümanların katledilmesine seyirci kalmıştır. Söz konusu süreçte, bölgesel ve küresel aktörler de kayda değer bir adım atmamış ve yapılan açıklamalar, kınama ifadeleriyle sınırlı kalmıştır.
Uluslararası hukuka işlerlik kazandırması beklenen Birleşmiş Milletler (BM), Arakan’daki katliamlar karşısındaki ilk somut adımını Myanmar Bağımsız Araştırma Misyonu’nu kurarak atmıştır. BM İnsan Hakları Konseyi’nin 23 Mart 2017’de kurduğu bu misyon, yaklaşık 18 ay süren çalışmalarının ardından elde ettiği bulgulara ilişkin hazırladığı raporu ise geçtiğimiz günlerde yayınlamıştır. Raporda, Myanmar Genelkurmay Başkanı Min Aung Hlaing’in de aralarında bulunduğu üst düzey generallerin soykırım iddiasıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanması istenmiş[1] ve böylece Arakan’da yaşanan katliamlar yeniden uluslararası toplumun gündemine gelmiştir.
Konunun gündeme gelmesi, uluslararası hukukun bundan sonra nasıl işleyeceği sorusu üzerine düşünmeyi de gerekli kılmaktadır. BM Misyonu’nun yayınladığı bu rapor, BM Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) harekete geçmeye çağırsa da BMGK’nin Myanmar’daki suçların faillerinin yargılanmasına yönelik bir karar alması çok mümkün gözükmemektedir. Konsey, konuyu bir üye devletin talebiyle veya kendi inisiyatifiyle gündeme alsa da BMGK’nin daimî üyelerinden olan Çin’in veto gücü, uluslararası hukukun işleyişini zorlaştıracaktır. Pekin’in veto gücünü kullanacağının düşünülmesi ise jeopolitik nedenlere dayanmaktadır. Bu aşamada sorunun jeopolitik boyutuna odaklanılması, krizin anlaşılması ve sürecin geleceğinin öngörülmesi açısından oldukça önemlidir.
Jeopolitik Boyutu
Çin’in Myanmar’daki krizde uluslararası hukukun önünü kapatacağı şeklinde öngörüde bulunmamız, Myanmar’ın Pekin için taşıdığı önemden kaynaklanmaktadır. Çünkü Barack Obama döneminde, küresel mücadelenin oyun sahasının Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e kaymaya başladığı görülmüş ve bu da Pekin’i her zamankinden daha stratejik düşünmek zorunda bırakmıştır. Özellikle Obama’nın ikinci başkanlık döneminde yapmış olduğu ilk yurt dışı ziyaretini Çin’i çevreleyen Malakka Boğazı ülkelerine gerçekleştirmesi; Pekin’i, Washington merkezli kuşatmayı aşmaya yönelik politikalara yöneltmiştir. Bu bağlamda Myanmar, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Malakka Boğazı üzerinden Çin’i çevreleme politikasına karşı, Pekin’in dünyaya açılacağı ikinci kapı konumundadır. Bir anlamda Myanmar, Çin’in B planı olarak nitelendirilebilir. Üstelik konu, Myanmar’a inşa edilen limanlardan ibaret olmayıp, bu ülkeye döşenen boru hatlarıyla da ilişkilidir. Yani Çin-Myanmar ilişkilerinin enerji boyutu da vardır. Çin, buradan kendi ülkesine uzanan boru hatları inşa etmiş ve Myanmar’ın enerji jeopolitiğinin en etkin oyuncusu haline gelmiştir. Dolayısıyla Pekin’in Rohingya Müslümanlarına yaklaşımı son derecek realist bir dünya okumasının ürünüdür.
Pekin ile olan rekabetinde Washington, Arakan üzerinden Myanmar’ı istikrarsızlaştırmak ve böylece küresel mücadeledeki başlıca rakibini sınırlandırmak istemektedir. Bu bağlamda Rohingya Kurtuluş Ordusu’nun, Pekin’in ülkedeki etkisini kırmak amacıyla Washigton ve Riyad tarafından finanse edildiği iddiası da son derece önemlidir. Çünkü bu iddiadan ABD’nin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) karşı Afganistan’daki cihatçı grupları desteklediği gibi, Çin’e karşı da Rohingyalı Müslümanları radikalleştirerek terörize etmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Arakan’daki son çatışmaların ABD ile Çin arasındaki küresel rekabetten kaynaklandığını söylemek mümkündür.
Sonuç
Sonuç olarak Arakanlı Müslümanların büyük bir mağduriyet yaşadıkları ifade edilebilir. Ancak bu mağduriyet karşısında uluslararası hukukun işlemesi de çok mümkün gözükmemektedir. Özellikle Çin’in BMGK’deki veto yetkisi, Myanmarlı katliamcıların cezalandırılmasını önlemektedir. Faillerin cezalandırılmaması ise yeni katliamlar hususunda cesaret kazanmalarına sebep olmaktadır. Ancak Pekin’in faillerin yargılanmasını önleyen bu tutumunu, Washington’un kendisine uyguladığı çevreleme stratejisinden bağımsız düşünmek de hatalı olacaktır. ABD’nin bölge politikalarından dolayı Çin, Myanmar ile yakın bir ilişki sürdürmekte ve buna karşılık ABD de bölgeyi istikrarsızlaştıracak adımlar atmaktadır. Dolayısıyla Arakanlı Müslümanların, Yeni Büyük Oyun’un gerçekleştiği sahada hayatta kalmaya çalıştıkları için cezalandırıldıklarını söylemek abartılı bir yorum olmayacaktır.
[1] “Malezya’dan BM’nin Myanmar Raporuna Destek”, Milliyet, http://www.milliyet.com.tr/malezya-dan-bm-nin-myanmar-dunya-2733416/, (Erişim Tarihi: 01.09.2018).