ABD Başkanlarının ülke dışı ziyaretleri ve bu kapsamda yaptıkları tercihler, özellikle de Soğuk Savaş sonrası dönemde hep büyük bir ilgi ve merak konusu olmuştur. Hele hele bu ziyaretler bizim ülkemize ise. Örneğin, eski başkanlardan Clinton ve burnunu sıkan “Erkan bebek” ve adında Hüseyin geçen Barack Obama halen akıllardadır.
Akıllarda kalması için zaman zaman “Erkan bebek”in magazin sayfalarını süslediğini de görürüz. Oysa buradaki asıl maksat, “Erkan bebek”-Clinton ikilisi üzerinden Türk kamuoyundaki ABD sempatisini arttırmaktır.
Marmara Depreminden sonra Türkiye’yi ziyaret eden dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın Türkiye’ye verdiği gaz akıllardadır. İlk başta hoşumuza giden iltifatların zaman içerisinde ne anlama geldiğini acı tecrübelerle bizzat yaşadığımızda ise, açıkçası iş işten geçmiştir.
Clinton: “20. yüzyılın ilk 50 yılını Türkiye belirledi. 21. yüzyılın ilk 50 yılı da Türkiye’nin alacağı doğrultuda şekillenecek!” dediğinde birçoğumuzun ağzı kulaklarına varmıştı. Clinton gururumuzu fena okşamış, bizi en zayıf yerimizden yakalamıştı. Bir anda zafere doğru “Allah Allah…” nidalarıyla taarruz moduna geçmiş, sonrasında ise bir şaşkınlık ifadesi olarak “Allah Allah, Allah Allah…” demeye başlamıştık.
Oysa Clinton ABD’nin 21. yüzyıl projesi bağlamında Türkiye’ye biçilen role uygun bir tutum sergilemekteydi ve ilk çıkışı da İstanbul ve Ankara’da değildi. Clinton, Soğuk Savaş’ın sembolü Berlin Duvarı’nın yıkılışının 10. yıldönümü dolayısıyla 8 Kasım 1999 tarihinde başkent Washington’daki Georgetown Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada aynen şu ifadeleri kullanmaktaydı:
“Gelecek yüzyılın (21. yüzyıl) büyük ölçüde, Türkiye’nin kendisinin, kendi geleceğini, bugünkü rolünü ve yarını nasıl tanımlayacağı ile biçimleneceğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye, Avrupa, Ortadoğu ve Orta Asya’nın kavşağında bulunmaktadır ve gelecek, eğer Türkiye, istikrarlı, demokratik, laik bir İslam ulusu olarak, tümüyle Avrupa’nın bir parçası olursa daha iyi biçimlenecektir.”
Clinton, bu konuşmasında 21. yüzyıl ABD projesinde sahip olduğu konum itibarıyla Avrupa Birliği (AB) üzerinden Batı’ya perçinleştirilmiş Türkiye’ye “merkezi bir rol” yüklüyor ve çizdiği coğrafya ile de Türkiye’nin kısmi Osmanlı ve önemli ölçüde Büyük Selçuklu coğrafyasını içine alan; rahmetli Turgut Özal’ın tabiriyle “Türk-İslam Federasyonu”, daha genel anlamda ise “Türk-İslam Dünyası Projesi”ne vurgu yapıyordu.
Konuşmasındaki bir diğer önemli husus ise daha sonra Graham Fuller tarafından son şekli verilecek olan “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” projesinin kilometre taşlarına yaptığı vurgu idi. Clinton, bu projenin adı dışında neredeyse her şeyini ifşa etmekteydi. (İlgili projeye bakanlar bunu net bir şekilde göreceklerdir.)
Clinton, ikinci çıkışını ise bu konuşmasının ardından yaklaşık bir hafta sonra Türkiye’de yapıyordu. TBMM’de yaptığı “tarihi konuşması” ile Clinton ağzındaki baklayı biraz daha detaylandırıyor ve aynen şu cümleleri kuruyordu:
“Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıldığı ve yeni bir Türkiye’nin ortaya çıktığı dönemin gelişmeleri bu yüzyılın (20. yüzyıl) tarihini tümüyle şekillendirmiştir. Bulgaristan’dan Arnavutluk’a yeni uluslar doğmuş ve -ilk Balkan savaşı ve Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Ortadoğu ve eski Yugoslavya’da günümüzün mücadelelerine uzanan- değişen sınırlar, gerçekleşmemiş ihtiraslar ve eski nefretlerin karmaşasından bir yeni çatışma yüzyılı fışkırmıştır. Türkiye’nin geçmişi, 20. yüzyılı anlamanın anahtarıdır. Ama daha önemlisinin, Türkiye’nin geleceğinin 21. yüzyılı biçimlendirmekte tayin edici olacağı düşüncesindeyim.”
Clinton’un 1999’da gerçekleştirdiği ve bu sözleri sarf ettiği Türkiye ziyareti, yukarıda da değindiğimiz üzere şeklen bir “Başın sağ olsun/geçmiş olsun Türkiye” idi. Fakat bunun ne anlama geldiği en başından itibaren deşifre edilmiş ve ona göre Devlet tedbir alma yoluna gitmişti.
ABD projesinin farkında olan ve bunu bir tehdit olarak telakki eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu projeyi esnek, zamana yayılmış, dengeye dayalı bir karşı proje ile karşılamaya başlamıştır. Günümüzde yaşanan BOP ve Misak-ı Milli çatışmasının yakın geçmişteki önemli dönüm noktalarından biri de budur.
Nitekim Ankara 11 Eylül sonrası 16 Kasım 2001’de Rusya ile imzalanan “Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı: İkili İşbirliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa” başlıklı anlaşma ile gereken cevabı vermiştir. Sonrasında ise neler yaşandığını hepimiz biliyoruz: 1 Mart Tezkeresi ile zirve yapan ve Kasım 2007’ye kadar uzanan “örtülü savaş”.
Clinton’dan on yıl sonra Obama’nın ilk deniz aşırı ziyaretini yapacağı yer olarak Türkiye’nin seçilmesi bizde davul zurna ile karşılanmış, hatta develer bile kesilmişti. Obama ile Türkiye yeni bir döneme girmişti. Türkiye sonrası Mısır’a gerçekleştirilen ziyaret ile ABD-İslam dünyası arasında yeni bir sürecin başlayacağı anlaşılmıştı ve bu daha çok bir “barışma” olarak adlandırılıyordu.
Sonrası malum! Türkiye bu süreci kendi lehine kullanmaya başlayınca bir anda “Arap Baharı” üzerinden “değerli yalnızlık” ortamına itildi, “Gezi Parkı Olayları” ve Mısır’daki askeri darbe ile Türk-Amerikan ilişkilerinde “model ortaklık” dönemi bitirildi. Hatta, daha da ötesi, Türkiye “Yeni Ortadoğu Modeli” üzerinden şekillendirilmeye çalışılan hedef bir ülke haline dönüştürülmeye çalışıldı. Bu kapsamda üst üste Yeni Türkiye’ye operasyon çekildi. Son operasyon 15 Temmuz’da Milli İrade Duvarı’na çarptı. Halen, ülke olarak teyakkuz durumu devam ediyor.
Şimdi sormak lazım; ABD başkanlarının bu ülke ziyaretlerini aslında ne kadar hayra yormak gerekir? Dolayısıyla sözüm odur ki, Suudi Arabistan Trump’ın bu ziyareti dolayısıyla fazla heyecanlanmasın (ki heyecanlanmadığı kanaatini taşıdığımı da burada belirteyim) ve develere yazık etmesin. Bunu sadece ben söylemiyorum; İngilizler de aynı uyarıyı çekiyor. Nasıl mı? Bir sonraki yazımda…