21. yüzyıl perspektifinde incelendiğinde uluslararası siyasi düzenin geçiş aşamasında olduğu gözlemlenip; bu sürecin çok kutuplu bir dünyaya doğru evrildiği anlaşılacaktır. Bugün uluslararası arenada ABD’yle rekabet edecek düzeyde birçok aktör bulunmakta; gelişmekte olan ülke niteliğine haiz birçok ülke de bu yolda emin adımlarla ilerlemektedir. Pekin ve Moskova, Washington’a rakip birer küresel aktör olarak konumlarını pekiştirmektedir. Ekonomisine ek olarak Japonya, siyasi ve askeri alanlarda önemli gelişmelere imza atarak çok yönlü küresel bir güç olarak karşımıza çıkabilir. Söz konusu devletlerin yanı sıra birçok devlet günümüzde 21. yüzyıl uluslararası siyasal sisteminde önemli birer dış politika aktörü olarak adını duyurmaya çalışmaktadır.
Bu bağlamda Simon Serfaty’nin “Batı Sonrası Gelişen Dünyaya Yönelik Eylemler” adlı makalesinde, Batı hegemonyası sonrası uluslararası aktörler ve bu aktörlerin arasında gelişen ilişkiler incelenmektedir. Serfaty söz konusu yazısında tek kutuplu dünyanın geçmişte kaldığını ileri sürmesine rağmen; ABD’nin göreli gücünün azaldığı dikkate alınsa dahi, uluslararası sahada gücüne erişebilen bir aktör olmadığı ve rolünü üstlenebilecek bir devletin bulunmadığını vurgulamıştır. Global düzen içerisinde Washington’un düşmanı niteliğinde değerlendirilebilecek bir gücün ortaya çıkmadığını da eklemiştir.[1]
Söz konusu düzenin farkında olan ve uluslararası bağlamda serbest hareket etme fırsatını yakalayan İran, bu bağlamda Rusya ve Çin’le yakın ilişkiler kurmaktadır. Sahip olduğu imkan ve kaynakları (enerji kaynakları, maden, deniz ürünleri, bilimsel ve teknik yeterlilik, insan kaynakları, derin tarih, coğrafi konum, siyasi ağırlık, askeri güç) bu anlamda devreye sokan Tahran yönetimi, Ahmedinejad’ın iktidara gelmesiyle benimsenen “Yirmi Yıl Stratejisi” kapsamında Ortadoğu, Güney Asya ve Kafkasya jeopolitiğinde 2025 yılının en başarılı ve güçlüğ devleti olma yolundaki ilk adımı atmıştır.[2]
Diğer yandan Akdeniz ve Lübnan’dan başlayıp, Yemen ve Golan tepelerine oradan da Körfez ve Irak’a kadar uzanan Arap coğrafyasında süregelen jeopolitik ve stratejik anlamdaki değişimlerin neredeyse tümü İran’ın lehine olmuştur. Bölgede yer alan devletlerin gücü ve zayıflığının önemsenmemesinin yanında bağımsız olup olmadıklarına bakılmaksızın Tahran, bu bölgede nüfuzu ile askeri gücünü arttırmıştır.[3]
İran bölgede vuku bulan meselelerle yakından ilgilenerek uluslararası alan kapsamındaki etkinliğini en üst seviyeye çıkartmıştır. Kökeni 1979 İslam Devrimi’ne kadar dayanan bölge devletlerinin içişlerine müdahale etme politikası yeni bir olay değildir. Devrimin sonrası süreçte Tahran siyasetine bölgeyi kontrol etme anlayışı hâkim olmuştur. Bu şekilde İran’ın devlet öğretisi, İslam Dünyası’na uygun bir yönetim şekli olarak takdim edilmiş olup; bölgenin İslam Devrimi’nden ilham alması gerektiği savunulmuştur. Dolayısıyla İran “devrim ihracı” prensibi çerçevesinde Körfez Ülkeleri ve Arap Dünyası’nı hedef haline getirmiş; bu durumu kamuoyuna duyuracak nitelikte önemli siyasi girişimlerle bulunmuştur. Örneğin; Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı döneminde “Medeniyetler Arası Diyalog”, Ruhani döneminde ise “dünyada şiddete ve aşırılığa karşı girişim” sloganıyla hareket etmiş; tüm bu girişimler 2017 yılının Aralık ayında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da benimsenmiştir.[4]
Hedeflerine ek olarak taktiksel bağlamda elde ettiği güçten destek alan İran, komşu ülkelerin iç işlerine müdahale etmiş ve stratejik yayılma siyasetini bölge politikalarıyla harmanlamıştır. Nitekim ülkenin karar alıcıları, devrim tecrübesini diğer devletler üzerinde de uygulayabilmek adına önce kendi gücünü bölge içerisinde kanıtlaması gerektiğini anlamıştır. 2003 işgaliyle Irak’ın bölgesel güç olma niteliğini kaybetmesinin ardından Tahran, hegemon güç olma iddiasından yola çıkarak kendini göstermeye başlamıştır. Ülkede anayasadan sonra en önemli belge özelliğine haiz olan “Yirmi Yıl Stratejisi”, bölgede yayılmacı politika izlendiğini gösteren en açık kanıttır. Bu belgede yazılanlara göre İran, gelecek yirmi yılda Güney Asya bölgesinde (Arap bölgesi özellikle Arap Yarımadası, Şam ve Sina bölgeleri) merkezi bir devlet olma yolunda ciddi adımlar atacaktır.[5]
Yirmi Yıl Stratejisi uyarınca İran, Güney Batı Asya bölgesinde ekonomik, bilimsel ve teknolojik anlamda 2025 yılının en önemli aktörü haline gelecektir. Böylece İslam Dünyası’nda Humeyni’nin düşünceleri ve Tahran’ın İslam kimliği geniş kitlelere ulaşacak; bu yolla İran, İslam devletlerinin ilham kaynağı olacaktır. Ummul Kura teorisiyle bağdaşan bu durum sonucunda kendini uluslararası bir güç olarak kabul ettirecektir. Teorinin anlatısına göre Tahran, İslam ve Arap Dünyası’nın tam merkezindedir. Böylelikle İran bu stratejileri hayata geçirmek adına 2010 yılında Arap Baharı’yla başlayan gelişmeleri kendi lehine çevirmeye çalışmıştır.
Tahran yönetimi, Arap Dünyası’nda meydana gelen ayaklanmaları İran İslam Devrimi’nin bir devamı olarak değerlendirmiştir. Durum böyle olunca, bölgede vuku bulan devrimlerin İslam Devrimi’nden alınan ilham neticesinde hayata geçirildiği ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Dini Rehber Ali Hamaney Arap Baharı’nı “İslami Uyanış” olarak adlandırmıştır. Son yıllarda yayılmacı politikalarını ortaya koyan açıklamalar İran yetkilileri tarafından defalarca dile getirilmiştir. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Danışmanı Ali Yunusi’nin sözlerinde İran’ın yayılmacı politikası açıkça görülebilmektedir:
“İran İmparatorluğu yeniden teşkil edilmekte ve birçok bölge ülkesine uzanmaktadır. Irak bugün nüfuzun uygarlık alanını oluşturmaktadır. Dahası Irak; kimliğimiz, kültürümüz, merkezimiz ve başkentimizdir.”
Yunusi’nin yaptığı açıklama, Arap bölgesinin İran stratejisinde birincil konuma sahip olduğunun altını çizmektedir. Eski Devrim Muhafızları Komutanı Said Kasımi, İran medyasına verdiği bir mülakatta: “Yakın zamana kadar kim inanırdı ki; Şiiler dünyanın ikinci en önemli boğazı olan Bab’ül Mendep’i kontrol edecekti?” sorusunu sorarak durumdan oldukça memnun olduğunu dile getirmiştir. Sözlerine ek olarak Said Kasımi, Husilere silah ve mali destek sağlamalarının yanında Suudi Arabistan ve Bahreyn’de müdahalelerde bulunduklarını ifade etmiştir.[6]
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, İran’ın bölgedeki rolü üç farklı perspektif üzerinden yorumlanabilir:[7]
- İran, bölgesel nüfuzunun yanı sıra uluslararası düzeydeki etkinliğini arttırmaya çalışmaktadır. Sahip olduğu kültür ve medeniyet ile bünyesinde barındırdığı nüfus bölgede önemli bir rol oynaması adına gerekli olan etkenler olarak değerlendirmektedir. Tahran’ın kendisini büyük bir güç (imparator) olarak benimsemesine bağlı olarak, yetkililer çok kritik açıklamalarda bulunmuştur. Bu bağlamda; Yemen güvenliğinin İran güvenliğinin bütününü oluşturduğu; İran güvenliğinin Kızıl Deniz ve Akdeniz’e kadar uzandığı yönünde söylemlerde bulunmuşlardır. İran bugün Arap Dünyası’nın dört önemli başkentini (Şam, Beyrut, Sana ve Bağdat) kontrol etmektedir. Hamaney’in danışmanı, yeni bir imparatorluk kurduklarını ifade edip; yeni kurulan devletin başkentinin de Bağdat olduğunu belirtmiştir. Yapılan tüm bu açıklamalar, 1400 yıl önce yıkılan eski imparatorluğun İran siyasetinin temel bileşeni olduğunu göstermektedir.
- Tahran’ın bugün İslam Dünyası’nı yönetme eğiliminde olduğu, Suudi Arabistan’la olan çatışma haliyle daha bir açıklık kazanmaktadır. İran, Suudi Arabistan’ı sürekli bir şekilde hac organizasyonunu iyi idare edememekle suçlamaktadır. Dolayısıyla, haccın denetimi altında olmasını talep etmekle ve Suudi Arabistan’ı İslam Dünyası çerçevesinde devre dışı bırakmaya çalışmaktadır. Böylece Tahran, İslam Dünyası’na liderlik etme hakkına sahip olacaktır.
- İran bölge ülkelerini baskısı altına almak adına, yeni nüfuz alanları haritası çizmeye çalışmaktadır. Guardian Gazetesi’nin 2016 yılının Ekim ayında yayınladığı haberler doğrultusunda, İran’ın Irak ve Suriye üzerinden Akdeniz’e açılmak amacıyla kara koridoru inşa etmesinin yeni nüfuz alanları oluşturma yolunda bir adım olduğu görülecektir. İran bu proje yardımıyla Suriye’nin Hamas ve Halep şehirleri ile Irak üzerinden Lazkiye ve Akdeniz’e açılma çabasındadır.
Ortadoğu’da bölgesel bir güç olma yönündeki gayretleri, İran’ın siyasi düşüncesi ve karar mekanizmasına hâkim olmuştur. Bu çerçevede tüm imkanlarını seferber eden karar alıcıların kullandığı araçların başında siyasi söylem gelmektedir. Rehber ve Devrim Muhafızları tarafından yapılan açıklamaların tümü İran politikalarının, Fars milliyetçiliğinin din ve mezhep felsefesiyle sentezlenmiş bir türü olduğunu apaçık bir şekilde göstermektedir. Yetkililerin önemli Arap devletlerinin başkentlerini kontrol etmeleri nedeniyle sürekli bir şekilde övünmesi ve bu doğrultuda nüfuzunu yayma projeleri geliştirilmesi; İran’ın kendi gücünün farkında olduğunu göstermenin yanı sıra dar anlamda bölgesel anlayışla sınırlı kalmadığının bir kanıtı niteliğinde olmasından dolayı da önemli bir husustur.
[1] Simon Serfaty, “Moving into a Post Western World”, The George Washington University, Spring 2011, https://twq.elliott.gwu.edu/11spring/index.cfm?id=42, (Erişim Tarihi: 10.08.2017).
[2] Nifen Abdul Munim Musit, “İlakat İran ve Tesiratuha Ala el-Emnil Kavmi el-Arabi”, Arap Siyaset Araştırma Merkezi, 17 Ocak 2011, http://www.dohainstitute.org/home/print/5d045bf3-2df9-46cf-90a0-d92cbb5dd3e4/6636fafc-, (Erişim Tarihi: 10.08.2017).
[3] Hişam Beşir, “Abad Muteşabika: Tanami el-Devril İran fil Mantıka” Arap Araştırma Merkezi, 19 Kasım 2015, http://www.acrseg.org/39601, (Erişim Tarihi: 10.08.2017).
[4] Abdulrahman Taha, “Vezir Hariciyet İran Yektubu: Maturidu İran Hakkan”, Sasa Post, 12 Temmuz 2015, http://www.sasapost.com/translation/what-iran-really-wants, (Erişim Tarihi: 10.08.2017).
[5] “El-Dini ve Siyasi Fi Devril İrani, Müdiriyet Tevcih el-Manevi Fil Kiyada el Amme Lil Kuvvet el-Musellehe”, Dirul Vatan, 20 Mayıs 2017, s. 2, https:/www.nationshield.ae/home/details/files/%D8%A7%D9%84%D8%AF%D9%8A%D9%86%D9%80%D9%, (Erişim Tarihi: 10.08.2017).
[6] Raşid Salih el-İrimi, “Haras el-Sevri: Vecih İran el-Hakiki”, Ceridet el-Hayat, 6 Mart 2017, http://www.alhayat.com/Opinion/Rashid-Saleh-Al-, (Erişim Tarihi: 10.08.2017).
[7] Dirul Vatan, a.g.m., s. 3.