Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın, P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Rusya, Çin, Fransa ve Almanya) ile İran arasında imzalanan nükleer anlaşmadan geri çekilme yönünde karar almasından önce Washington’ın önünde Tahran’ı engellemek adına yalnızca üç seçenek bulunmaktaydı. Birincisi, Tahran’a anlaşmanın yeniden düzenlenmesi bağlamında baskı uygulamaktı. Bu durum, İran’ın şüpheli nükleer kurumlarının uluslararası gözlemciler tarafından denetlenmesini kolaylaştıracaktı. İkincisi, yeni bir nükleer anlaşma imzalanmasıydı. Bu durumda yeni anlaşma, nükleer programla sınırlı kalmayacak ve Tahran’ın Ortadoğu’daki nüfuzunu kapsayacak maddeler de içerecekti. Üçüncü seçenek ise İran’a yönelik sert politikalar izleyerek rejimi devirmekti. Trump yönetimi, bu opsiyonlar arasından İran’a baskı uygulama seçeneği üzerinde durmuştur.
Trump yönetiminin İran bağlamında izleyeceği dış politika, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun 21 Mayıs 2018 tarihinde düzenlediği bir basın toplantısında netleşmiştir. Söz konusu basın toplantısında ABD’nin İran’a yönelik stratejisini açıklayan Pompeo, 12 maddelik bir belgeyi deklare etmiştir. Bahsi geçen belgede yeni bir nükleer anlaşma önerisi bulunmaktadır. Aksi takdirde İran’ın ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya kalacağı vurgulanmıştır. Belirtilmesi gerekir ki; Pompeo’un konuşması The Heritage Foundation’da gerçekleştirilmiştir. Söz konusu oluşumun, Trump’ın İran’ın nükleer programına yönelik politikaları kapsamında belirleyici bir rol oynadığı bilinmektedir.
Mike Pompeo yaptığı konuşmada İran’ı nükleer silahlanma faaliyetlerine hiçbir zaman tenezzül etmemesi konusunda uyarmıştır. Bunun yanı sıra Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı nükleer denetleyicilerinin asla engellenmemesi gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca İran’ın balistik füze sistemlerinin bölgeye yayılmasının durdurulması ve Ortadoğu ülkelerini tehdit eden faaliyetlerden vazgeçilmesi istenmiştir. Aksi takdirde İran’ın tarih boyunca uygulanan en ağır ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya kalacağı açıklanmıştır. Tüm bu hususlardan yola çıkarak, Trump yönetiminin İran’a yönelik olarak izlediği politikaların temel hedefinin, devletin nükleer programını durdurmak ve bölgede siyaset-güvenlik alanlarını yakından ilgilendiren faaliyetlerine son vermek olduğu söylenebilir.
Avrupa Birliği’nin (AB) Hayati Önemdeki Hamlesi
AB ülkelerinin, anlaşmayı kurtarmak adına yoğun bir görüşme trafiği yürüttüğü görülmektedir. Fakat bu çabaların başarıya ulaşamayacağı düşünülmektedir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Brüksel’de açıklama yapan İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif: “AB ülkelerinin siyasi iradesi, anlaşmayı korumaya yetmeyecektir.” ifadesini kullanmıştır.
ABD’nin aldığı kararlar uyarınca İran’da faaliyet gösteren Avrupalı şirketlerin, ülkeden çekilme yönünde adımlar attığı söylenmektedir. Avrupalı liderler ise çekilmek isteyen söz konusu şirketlere, garanti verebileceklerini belirtmiştir. Bu vesileyle ABD’nin İran’a yönelik ekonomik ambargo listelerinin İran ekonomisini pek etkilemeyeceği söylenebilir.
Washington’ın müttefiklerinin “mali anlamda zor durumda kalacakları” yönünde endişe taşıdıklarını sürekli olarak dile getirmesine müteakip Pompeo: “AB ülkelerinin endişelerinin farkındayız. Fakat İran’ı içerisinde yer alacağı herhangi bir illegal bir duruma asla izin vermeyeceğiz.” şeklinde açıklama yapmıştır.
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian: “ABD’nin İran’a yönelik izlemekte olduğu politikalar, ülkenin radikal çevrelerinin ekmeğine yağ sürmektedir. Bunun yanı sıra söz konusu durum, Ortadoğu’da istikrarsızlığa neden olacaktır. İran ile diyalog fırsatları ise ortadan kalkabilir.” demiştir. Aynı minvalde ABD’nin İran’a yönelik politikası, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini tarafından da eleştirilmiştir. Mogherini: “Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, nükleer anlaşmanın başarısızlığa uğratılmasının Ortadoğu’nun güvenliğini ne derece tehdit edeceğinin farkında değildir. Söz konusu anlaşmanın herhangi bir alternatifi yok.” ifadesini kullanmıştır. Ayrıca Mogherini, İran’ın anlaşmaya bağlı kaldığı müddetçe AB ülkelerinin yükümlülüklerini yerine getireceğini bildirmiştir. AB tarafından yapılan resmî açıklamalara rağmen Avrupalı şirketlerin, hem İran’daki hem de Amerika’daki ekonomik yatırımları nedeniyle bu konuda net bir karar alamadığı söylenebilir.
ABD’nin İran Stratejisi ve Irak
Pompeo’nun düzenlediği basın toplantısında, İran’ın Irak’ın iç işlerine karışmaması gerektiği de hatırlatılmıştır. Belirtmek gerekir ki; ABD, Irak’ta henüz oluşturulamamış hükümetin bir an önce kurulması adına ciddi bir gayret sarf etmektedir. Washington yeni kurulacak hükümetin Tahran’ın etkisi altına girmemesi için elinden geleni yapmaktadır. Hatta bu hususla ilgili olarak ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, Washington’ın Bağdat’a yönelik politikasını seçimlerden sonra açıklayacağını belirtmiştir.
ABD’nin kurulacak olan hükümete önem vermesinin altında, İran’a yönelik olarak izlenecek politikalarda Irak’ın mühim bir yeri olduğunu düşünmesi yatmaktadır. Bu minvalde Washington’ın Irak Hükümeti’nin Tahran nüfuzuna dahil olmaması adına var gücüyle mücadele edeceği düşünülmektedir.
2014 yılında Irak Hükümeti’nin oluşturulması bağlamında ABD’ye Nuri el-Maliki yerine Haydar el-İbadi’nin başbakan seçilmesi yönünde taviz veren İran, güvenlik alanında nüfuz edinme yönünde adımlar atmış ve Haşdi Şabi güçlerinin ülkede önemli bir konuma gelmesini sağlamıştı. Bu kez durumun farkında olan ABD ise hükümetin başına geçecek başbakanın, İran’ın politikasına taban tabana zıt bir kişi olmasını istemektedir. Dolayısıyla Haydar el-İbadi’nin isminin üzerinde durulmasına rağmen alternatif seçenekler de aranmaktadır.
Üstte verilen bilgilere ilaveten ABD, Irak Hükümeti’ni oluşturma yönünde gösterdiği çabaların yanı sıra Haşdi Şabi’nin geleceği ve ABD’nin ülkedeki mevcut askeri varlığı gibi meseleleri de netleştirmeye çalışmaktadır. Eğer bahsi geçen durumlar bağlamında sağlam adımlar atılmazsa Irak’ta ABD ve İran doğrudan karşı karşıya gelecektir. Bu nedenden ötürü ABD’nin İran’ın Irak’taki nüfuzuna karşıt politikalar geliştireceği düşünülmektedir.
Uluslararası toplumun İran’a yönelik baskısını arttırmak ve Irak’ta Washington’ın politikalarına yakın duracak bir başbakanın atanmasını sağlamak gibi adımlar vasıtasıyla ABD’nin İran’ın bölgedeki nüfuzunu bir hayli azaltması beklenmektedir. İran ise bu durumun farkındadır.
Nauert yaptığı bir açıklamada İran stratejisinin başarıya ulaşmasının, Washington’ın Tahran karşıtı uluslararası bir koalisyon oluşturmasına bağlı olduğunu bildirmiştir. Ayrıca Tahran’ın ülkedeki nüfuzuna son vermek adına siyaset ve güvenlik alanlarında İran’a bağlı olarak çalışan; aslen Iraklı bazı şahsiyetlerin yaptırım listesine eklenmesi gerektiği düşünülmektedir. Söylemek gerekir ki; ABD’nin onayı olmaksızın hiçbir aktör Irak’ta faaliyet gösteremez. Buna rağmen İran’ın ülkedeki nüfuzunun farklı bir yeri olduğu da unutulmamalıdır.
Çatışmaların Merkezi: Ortadoğu
Pompeo’nun düzenlediği son basın toplantısında, sunduğu on iki maddelik belgenin Ortadoğu bölgesini yakından ilgilendirdiği görülmüştür. Bu bağlamda söz konusu belgenin, ABD’nin Ortadoğu stratejisinin omurgasını oluşturduğu söylenebilir. Ayrıca Pompeo’nun sürekli olarak Husiler, Hamas, İslami Cihat Örgütü’nden bahsetmesi, bölgedeki müttefikleri Suudi Arabistan ve İsrail’in güvenliğinin doğrudan ABD’nin güvenliğini etkileyeceği yönünde bir izlenime sahip olunduğunu göstermektedir.
İran bağlamında atılan ilk somut adım, 22 Mayıs 2018 tarihinde ABD Hazine Bakanlığı’nın Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) Husiler ile bağlantılı olduğu iddia edilen beş komutanını yaptırım listesine eklemesidir. Bu kişilerin isimleri şöyledir; Mehdi Uzrbişe, Seyyid Tahrani, Mahmut Bakiri Kazim Abadi, Cavit Şira Emin ve Muhammed Ağa Caferi.
Yukarıda verilen bilgilerden yola çıkarak konjonktürün, İran’ın bölgedeki nüfuzuna son verme bağlamında uygun şartları sağladığı söylenebilir. Özellikle ABD’nin müttefikleri olan İsrail ve Suudi Arabistan’ın, İran’ın bölgedeki nüfuzuyla mücadele bağlamında ciddi adımlar atmasıyla söz konusu devletin etkinliğine son verilebileceği düşünülmektedir.
İran Nereye?
Pentagon Sözcüsü Albay Rob Manning İran ile ilgili olarak yaptığı açıklamada: “İran’ın Ortadoğu’nun istikrarını bozan tüm faaliyetlerine karşı çıkacağız.” yönünde ifadeler kullanmıştır. “Eğer şu an uygulanan düzenlemeler, İran’ı durdurmaya yetmiyorsa askeri seçenekler de masadadır.” diyerek sözlerini sürdürmüştür. Suriye sahasında yaşanan İran-İsrail çatışması Manning’in sözlerinin önemli bir yansıması olarak kabul edilebilir. Bahse konu çatışmalar, bölgede vuku bulacak büyük çatışmanın ilk adımları olarak değerlendirilmektedir. Öyle ki ABD’nin İran’a karşı yapmış olduğu son hamleler ve bölgesel-küresel alanda yaşanan gelişmeler üzerinden Tahran yönetimi köşeye sıkıştırılmaktadır.
İran medyasında, ülkeye büyük bir ümitsizliğin hâkim olduğu yönünde haberler çıktığını belirtmek gerekir. Özellikle halk nezdinde nükleer anlaşma konusunda İran lehine bir gelişme yaşanması beklenmemektedir. Bu husus, reformist çizgiye yakın olan “Asrı İraniyan” Gazetesi’nde yayımlanan analiz ve makalelerden de anlaşılmaktadır. Ayrıca İran halkının ülkenin karşı karşıya kaldığı tehlikelerin farkında olduğu Mehr, Fars ve Kayhan haber ajanslarının servis ettiği haberlerle gün yüzüne çıkmaktadır. Buna ek olarak, yaşanan ekonomik ve sosyal gelişmelerin güç geçtikçe halkın umutlarını tükettiği görülmektedir. Hatta yapılan araştırmalar, 100.000 İran vatandaşının Türkiye üzerinden Avrupa’ya göç ettiğini göstermektedir.
Tahran rejimi, nükleer anlaşmada hiçbir değişiklik yapılamayacağını ve yeni bir anlaşmanın söz konusu olamayacağını defalarca kez dile getirmiştir. İki tarafın da uzlaşma karşıtı tavır takınması nedeniyle AB ülkeleri savaş seçeneğine başvurulmaması için elinden gelen tüm çabayı göstermektedir. Çünkü Avrupalılar, savaş senaryosunun Avrupa kıtasını sosyal ve siyasi anlamda olumsuz etkileyeceğini düşünmektedir.
Sonuç olarak yaşanan tüm bu gelişmeler; mevcut durumun devam edebileceği, yeni bir anlaşmanın düzenlenebileceği veya savaş çıkabileceği yönündeki senaryoların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Taraflar birbiriyle giriştiği mücadeleyi sürdürmeye gayret edecektir. Fakat yaşananların başta Suriye, Yemen ve Irak olmak üzere bölgenin tüm ülkelerini olumsuz yönde etkileyeceği unutulmamalıdır.