Amerikan Yaptırımları Karşısında İran’ın Seçenekleri

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, İran’la imzalanmış olan nükleer anlaşmadan çekilme kararı aldıktan sonra, İran’a yönelik yaptırımlar yeniden gündeme gelmiştir. Bu kapsamda 6 Ağustos 2018 tarihinde yaptırımların ilk paketi uygulanmaya başlanmış ve 5 Kasım 2018 tarihinde de yaptırımların ikinci paketi yürürlüğe girmiştir. İkinci yaptırım paketi, ağırlıklı olarak İran’ın petrol endüstrisini ve onu ilgilendiren sigortacılık, taşımacılık, liman işletmeciliği, gemi inşaatı ve benzeri sektörleri hedef almaktadır. Üstelik yaptırımlar, üçüncü ülkeleri de etkilemekte ve İran’dan petrol alımını zorlaştırmaktadır.

Washington’dan Tahran’a iletilen talep listesine bakıldığında, ABD’nin tek kaygısının İran’ın nükleer programı olmadığı anlaşılmaktadır. ABD, İran’ın Ortadoğu’daki askeri varlığını ciddi bir güvenlik sorunu olarak algılamakta ve bölgedeki radikalizmin sorumlusu olarak Tahran’ı görmektedir. Dolayısıyla Tahran yönetimine son derece kapsamlı bir liste sunulmuştur. Taleplerin yerine getirilmesiyse çok mümkün görünmemektedir. Bu nedenle İran’a yönelik yaptırımların uzun süreceği söylenebilir. Bu noktada “Yaptırımlar karşısında İran’ın izleyebileceği stratejiler neler olabilir?” sorusunu tartışmaya açmak gerekmektedir. Ancak bu soruya yanıt vermeden önce, Amerikan yaptırımlarına ilişkin iki hususun altını çizmek gerekmektedir.

Öncelikle, İran’a yönelik yaptırımlar ABD’nin yeni Ortadoğu politikasının çerçevesini çizmesi bakımından anlamlıdır. İran’ın bölgesel etkinliğini sınırlandırmak ve İran karşıtı müttefikleriyle olan ilişkilerini konsolide etmek ABD’nin başlıca hedefidir. Özellikle de İsrail’le ilişkilerini dış politikasının odak noktalarından biri haline getiren Trump’ın bu yaklaşımı, Tel Aviv tarafından olumlu karşılanmaktadır. Benzer bir ilişki ABD ile Suudi Arabistan arasında da bulunmaktadır. Ortadoğulu müttefiklerini kendi saflarında birleştirmek isteyen Washington, İran tehdidini bir araç olarak kullanmaktadır. Amerikan yönetimi bu yolla Ortadoğu’daki varlığını güvence altına almak ve artan gerginliklerden yararlanarak buradaki müttefikleriyle yüklü silah antlaşmaları imzalamayı sürdürmek istemektedir.

Yaptırımların dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri de ABD’nin, Batılı müttefiklerinin çıkarlarını gözetmeden tek taraflı bir yaklaşımla hareket etmesidir. Washington’un tutumundan dolayı Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) imzalanmasıyla kaldırılan yaptırımların ardından İran’la pek çok yatırım antlaşması imzalayan Avrupalı şirketler, hükümetlerinin verdiği garantilere rağmen anlaşmalarını feshetmek zorunda kalmışlardır. Bu sebeple de Avrupa ülkeleri, yaptırımları etkisiz hale getirecek şekilde alternatif bir ödeme sisteminin kurulması üzerinde çalışmaktadır. Ancak hiçbir ülke, bu sisteme ev sahipliği yapma konusunda istekli değildir. Dolayısıyla Avrupalılar nükleer anlaşmanın sürdürülmesi için büyük gayret gösterseler de başarısız olmuşlardır. ABD ise müttefiklerinin tüm engelleme çabalarına rağmen kararlı bir şekilde yaptırımları başlatmıştır. Lakin söz konusu yaptırımları uzun bir süre boyunca devam ettirme niyetinde olan Washington, uluslararası toplumun desteğini alabilmiş değildir.

Bu şartlar altında İran’ın yaptırımlara yanıt olarak verebileceği iki seçeneği bulunmaktadır. Bunlardan ilki, yaptırımlara rağmen nükleer anlaşmaya sadık kalmak ve uluslararası toplumla birlikte hareket etmektir. Bu yolla Tahran, meşru zeminde kalarak ABD karşısında bir blok oluşturulabilir. Ancak bu seçenek yaptırımlara karşı uzun süre direnebilecek güçlü bir ekonomik ve toplumsal yapıyı gerektirmektedir. İran’ın son derece kırılgan ekonomisi ve artan toplumsal huzursuzlukları düşünüldüğünde, bu seçenek sürdürülebilir bir strateji olmamaktadır. Üstelik İran’la ticaret yapan üçüncü ülkelerin de yaptırımlardan etkilenmesi söz konusudur. Nitekim yaptırımlara güçlü şekilde karşı çıkan ülkeler bile, İran’la petrol ticaretlerini ve diğer ekonomik ilişkilerini yavaş yavaş azaltmaktadır. Bu nedenle de söz konusu stratejiye uluslararası toplumun desteği oldukça kırılgandır. Tüm bu nedenlerden dolayı Tahran yönetiminde şahin görüşlerin hâkim olması ve yaptırımlara karşı daha sert politikaların izlenmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

ABD’nin Ortadoğu politikasını İran karşıtlığı üzerinden tanımlıyor olması da İran’ın tepkisel bir strateji izlemesine yol açacaktır. Nitekim İranlı yetkililer, direnmeye hazır olduklarını dile getirmekte ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunmaktadır. Hürmüz Boğazı ise dünya petrol ticaretinin en önemli güzergahlarındandır. İran, buradaki deniz ulaşımını durdurabilecek askeri yeteneklere sahip olsa da bunun maliyeti çok yüksek olacaktır. İran hem askeri ve ekonomik anlamda ağır bir bedel ödemek durumunda kalacak hem de böyle bir hamle, uluslararası toplumun yaptırım karşıtı tavrının değişmesine yol açacaktır. Bu sebeple bölgedeki mevcut çatışma noktalarındaki gerilimlerin tırmandırılmasına yönelik bir politika uygulanması, İran için daha makul bir seçenektir. Örneğin Yemen’de İran’la bağlantılı askeri yapıların harekete geçirilmesi, petrol taşımacılığı açısından önemli olan birtakım noktalarda gerginliklerin yaşanması ve bu yolla petrol fiyatlarının yükseltilmesi gibi senaryolar söz konusu olabilir. Zaten Yemenli Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarında kimi zaman petrol tankerlerini hedef aldıkları da bilinmektedir. Gerilimi tırmandırma stratejisinin Suriye ya da Lübnan üzerinden İsrail’e yönelik saldırılarla gündeme gelmesi de muhtemeldir.

İran’ın yaptırımlar karşısında askeri bir strateji izlemesi, bölgedeki askeri varlığını sürdürmesini ve hatta artırmasını gerektirecektir. Dolayısıyla yaptırımların önemli gerekçelerinden biri olarak gösterilen İran’ın askeri etkinliği kısa ve orta vadede azalmayacaktır. Uygulanan yaptırımlar, İran’ın askeri faaliyetlerini sürdürme yeteneğini zorlaştıracak olsa da böyle bir senaryo, Ortadoğu’yu daha kaotik bir sürece itecektir. Bu da ABD’nin ulaşmaya çalıştığı hedefe zıtlık teşkil eden sonuçların doğacağına işaret etmektedir.

İran, ne tarz bir strateji izlerse izlesin ABD açısından yaptırımların başarıya ulaşması zor görünmektedir. Bunun önemli nedenlerinden biri de Amerikan yönetiminin İran’a karşı uygulamaya koyduğu zorlayıcı diplomasiyi sıfır toplamlı bir oyun şeklinde inşa etmesidir. Üstelik bu stratejide, rejim değişikliği nihai bir hedef olarak sunulmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak Tahran yönetimi, meseleyi varoluşsal bir güvenlik sorunu şeklinde algılamaktadır. Bu durumda taleplerin yerine getirilmesi için hiçbir motivasyonun bulunmaması doğaldır. Ayrıca taleplerin karşılanması durumunda İran’ın elde edeceği kazanımlar da belirsizdir. İran’ın kendisinden istenenleri yapmasının yeni taleplere yol açmayacağının da güvencesi yoktur. Nitekim Trump’ın daha önce imzalanan nükleer anlaşmaya sadık kalmaması ve taleplerle antlaşmadan çekilmesi, zorlayıcı diplomasinin inandırıcılığını ortadan kaldırmaktadır. Kısacası yaptırımlar ne kadar güçlü ve kararlı olursa olsun İran’ı diplomasi masasına çekmeye yetecek kadar ikna edici değildir. Neticede Amerikan dış politikasında ya da İran yönetiminde köklü bir anlayış değişikliği ortaya çıkmadıkça sorunun çözülmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
ANKASAM Türk Dış Politikası ve Uluslararası Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,793BeğenenlerBeğen
103TakipçilerTakip Et
1,724TakipçilerTakip Et
211AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz