Amerikan Gücünün Dengelenmesine Yönelik Arayışların Bir Yansıması Olarak Avrupa Birliği’nin Tutumu

Uluslararası politikada ilişkiler daha çok güce; yani bir devletin diğer devletlere, arzu ettiği bir şeyi yaptırabilme kapasitesine dayanmaktadır. Güç ise devletlerin elinde bulunan ekonomik, askeri, diplomatik ve teknolojik olanakların toplamını ifade eden bir kavramdır. Dolayısıyla güç kavramı, bir aktörün diğer aktörleri kontrol edebilme potansiyelini veya başkasının tutum ve davranışlarını etkileme kapasitesini ifade etmektedir. Buna rağmen bir devletin aşırı güçlenerek uluslararası sistem üzerinde tahakküm kurmayı amaçlaması, söz konusu aktörün diğer devletlere her dilediğini yaptırabileceği anlamına gelmemektedir. Zira kuramsal olarak her güç dengelenebilmektedir; çünkü tarih, yayılmacı politikalara karşı, diğer güçlerin ittifak yapması yoluyla denge oluşturulabileceğini göstermiştir. Bu kapsamda güç dengesi politikası, saldırgan bir devlete karşı, uluslararası barışın korunması veya sağlanması konusunda genel kabul gören bir strateji olmuştur. Nitekim güç dengesi, devletlerin fiziksel ve psikolojik gücünü de içerisine alan tüm olanaklarının dengelenmesi anlamına gelmektedir. Günümüzde küresel siyasetin yaşadığı gerilimlerin temelinde de sistemsel düzeyde Amerikan gücünün dengelenmesine yönelik arayış yer almaktadır.

Amerikan Gücünün Dengelenmesi İhtiyacı

Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri (ABD), “Sovyet tehdidi”nin varlığı üzerinden kendi gücünü meşrulaştırmış ve “komünist öteki”, kıta Avrupa’sının ABD’nin liderliğini üstlendiği Batı Bloğu içerisinde yer almasını sağlamıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ise iki boyutlu bir durum yaratmıştır. Bir taraftan ABD’nin rakibi kalmamış ve bu nedenle Washington, kendisini “dünyanın tek küresel süper gücü” olarak konumlandırmış; diğer taraftan “öteki”si kalmayan ABD’nin küresel liderliğine olan ihtiyaç da sorgulanmaya başlamıştır. Her ne kadar 1990’lı yıllarda Beyaz Saray, kendisini küresel düzeyde barışı sağlayabilecek aktör olarak görmüş ve Balkanlarda yaptığı müdahalelerde bunu aktif bir biçimde kullanmışsa da 2000’li yıllar, ABD’nin sistem üzerindeki konumunu suistimal ettiği yönündeki tartışmalarla öne çıkmıştır.

Bilindiği üzere, ABD’nin NATO’yu kullanarak Balkanlarda gerçekleştirdiği Bosna Hersek ve Kosova müdahaleleri, Avrupa kıtasında yaşanan bir savaşta ateşkesin AB tarafından sağlanamaması üzerine gerçekleşmiş ve uluslararası toplum, ABD’nin müdahalelerini meşru olarak değerlendirmiştir. “İnsani Müdahale” kavramına dayandırılan bu operasyonlar, hem ABD’nin uluslararası toplum tarafından küresel barışın mimarı olarak algılanmasını sağlamış hem de Washington’un ilerleyen yıllarda bu sistemsel konumunu kullanarak emperyal politikalarını uygulamaya koyabileceği “insani müdahale” ve “önleyici savaş” argümanlarını ABD’ye sunmuştur. 11 Eylül saldırıları da bu argümanların kullanılması için uygun koşulları oluşturmuş ve 2000’li yıllarda dünya, ABD’nin küresel sistemi tahakküm altına alma girişimine tanıklık etmiştir. Afganistan ve Irak’ta gerçekleşen işgaller, ABD’nin bilinçaltındaki dünya tasavvurunu diğer devletlerin de görmesini sağlamış ve bu da 1990’lı yıllardan itibaren aşamalı olarak gelişen çok kutupluluk arayışlarının 2000’li yıllarda hızlanmasıyla sonuçlanmıştır.

Amerikan gücünün dengelenmesine yönelik 2000’li yıllarda ortaya çıkan yönelimler, küresel boyuttaki arayışlar olmaktan ziyade Asya kıtasıyla sınırlı kalan girişimler olmuştur. Bahse konu olan dönemde ABD’nin sistem üzerindeki hakimiyetinden rahatsız olan Rusya ve Çin, birlikte hareket ederek Washington’un küresel etkinliğini sınırlandırmaya çalışmıştır. Bu anlamda Moskova’nın tutumu, Yakın Çevre Doktrini’yle ilişkili olup Post-Sovyet coğrafyada, bölgesel düzeyde de olsa Rus hegemonyasının sürdürülmesini hedeflemiştir. Pekin’in tutumu ise Çin’in ekonomik kapasitesiyle ilişkilidir. Bu dönemde Çin, artan ekonomik kapasitesine paralel olarak küresel pastadaki payını arttırmak istemiştir. Ancak Rusya ve Çin merkezli arayışlar yetersiz kalmış; AB ülkelerinde Amerikan gücünün dengelenmesine yönelik ciddi bir sorgulama yaşanmamıştır. Dolayısıyla ABD, Bush döneminde bile kıta Avrupa’sını yanında tutarak kendi düzenini sürdürülebilir kılmıştır. Ancak son dönemde durum farklılaşmaya başlamış ve Trump’ın politikaları, ABD ile AB arasındaki ayrışmayı tüm dünyanın gözleri önüne sermiştir.

ABD-AB Gerilimi

Trump, Amerikalıların da uluslararası toplumun da alışık olmadığı bir başkan figürü olarak hareket etmekte ve tutarsız davranışları, ABD’nin sürekli yeni bir krizle yüzleşmesine sebep olmaktadır. Gelişen bu durum, Trump’ın iş adamı geçmişiyle de yakından ilişkili gözükmektedir. Zira Trump, diğer devletleri ekonomik baskıyla ve ekonomik iflasla tehdit ederek kendi istediğini yaptırabileceğini düşünmektedir. Trump’ın diplomatik geleneklerden uzak bu yaklaşımı, ABD’nin AB ile de sorunlar yaşamasına neden olmaktadır.

Hatırlanacağı üzere son NATO zirvesinde Trump yönetimi, ABD’nin liderliğini üstlendiği NATO’nun harcamalarını finanse etme konusunda Avrupalı devletlerin ödediği meblağları tartışmaya açarak Avrupa ülkelerine baskı yapmış ve zirveye ABD-Almanya gerilimi damgasını vurmuştur. Kuşkusuz Trump’ın NATO harcamalarını tartışmaya açması, ABD’nin artık liderlik ettiği savunma sistemini ayakta tutacak güçte olmadığını göstermektedir. Bu da Amerikan gücünün dengelenmesine yönelik arayışların hızlanacağına ve çok kutuplu bir dünyaya geçişin somutlaşacağına işaret etmektedir. Dolayısıyla Trump’ın politikalarından rahatsız olan AB, Washington merkezli bir siyasetin dışına çıkmaktadır. Üstelik AB’nin rahatsızlığı, ekonomik temelli tartışmalarla da sınırlı değildir. AB ülkelerinin rahatsızlığı, Washington’un kendi yasalarını ve stratejilerini diğer aktörlere dayatmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de AB içerisinde bir “Avrupa Ordusu” oluşturulmasına yönelik tartışmalar yapılmaktadır. Çünkü böyle bir ordunun kurulması, AB’nin savunma anlamında ABD’ye olan bağımlılığını aşması anlamına gelecektir. Zira Beyaz Saray’ın İran ve Türkiye’ye yönelik hamleleri, ABD ile AB arasındaki ayrışmanın daha da derinleşeceğine işaret etmektedir.

ABD’nin İran’a Yönelik Yaptırımları ve AB

ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politika uygulamalarında attığı en önemli adımların başında İran’a yönelik yaptırımların yeniden yürürlüğe girmesi gelmektedir. AB ülkelerinin, ABD’nin 2015 yılında anlaşmaya varılan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) çekilmesinden rahatsız oldukları bilinmektedir. Çünkü ABD’nin yaptırımları kaldırması üzerine, 2016 yılından itibaren İran piyasasına yatırım yapan Avrupalı firmalardan söz konusu piyasadan çekilmeleri istenmekte ve bu da AB’nin tepkisini çekmektedir.

Meselenin hukuki boyutuna bakıldığında, ABD’nin kendi iç hukukunu diğer devletlere dayatmak istediği ve bu yaptırımların üçüncü devletlere olan olumsuz etkilerini göz ardı ettiği görülmektedir. Bu nedenle AB, İran piyasasında faaliyette bulunan Avrupalı şirketleri korumaya yönelik kritik bir adım atmış ve Engelleme Mevzuatı’nı güncelleyerek yeniden yürürlüğe koymuştur. Kuşkusuz bu karar, ABD ile AB arasında yaşanan ticaret savaşının da bir parçasıdır. Bu hamleyle birlikte AB, ABD’nin uluslararası siyaseti kendi yasalarını dayatarak uluslararası politikayı şekillendirmesine itiraz etmiştir. Ayrıca AB ülkeleri, KOEP’in ABD olmadan da hayatta kalmasını istemekte ve bu yönde çeşitli girişimlerde bulunmaktadır. AB’nin diplomatik olarak yanında durduğu İran’a ekonomik olarak ne ölçüde sahip çıkabileceği şimdilik tartışmalı bir konu olsa da AB’nin tutumu, Washington ile Brüksel’in yollarının ayrılabileceğini göstermektedir. Yaşanan ayrışma, AB’nin ABD-Türkiye krizine ilişkin tutumuna da yansımıştır.

ABD-Türkiye Krizi ve AB

Trump yönetiminin ülkeleri ekonomik baskı yoluyla kendi istediği çizgiye getirme stratejisinin görüldüğü bir diğer örnek de ABD ile Türkiye arasında yaşanan krizdir. ABD’nin dostlarını azaltıp düşmanlarını çoğaltan Trump, Türkiye’nin çok yönlü dış politikasından rahatsızlık duymakta ve Ankara’nın İran yaptırımlarına dahil olmasını istemektedir. Ankara’nın bağımsız bir dış politika anlayışı benimseyerek ABD’nin taleplerine boyun eğmemesi, Ankara-Washington hattında yaşanan gerilimi de tırmandırmakta ve iki ülke arasındaki konjonktürel sorunlar hızla yapısallaşmaktadır.

Bu bağlamda son günlerde Rahip/Ajan Andrew Brunson’un tutukluluğu üzerinden yaşanan kriz, Türkiye-ABD hattında bardağı taşıran son damla olarak yorumlanabilir. Yani mesele Brunson’dan ibaret değildir. Bu süreçte ABD Hazine Bakanlığı, Brunson’u bahane ederek iki Türk bakana yönelik yaptırım kararı almış ve buna ek olarak Türkiye’yi ekonomi üzerinden cezalandırmaya çalışmıştır. Türk lirasına değer kaybettirmeyi amaçlayan bu operasyon, ilginç bir gelişmeye yol açmış ve Ankara ile Brüksel arasında bir yakınlaşma yaşanmasını sağlamıştır.

Son yıllarda olumsuz bir seyre sahip olan ve yıllardır bir fasılın bile açılmadığı Türkiye-AB ilişkileri, ABD’nin Türkiye’ye yönelik ekonomik saldırısının ardından yumuşama eğilimi göstermiştir. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile telefonda görüşmüş, ayrıca Almanya ve Fransa’dan Türk ekonomisine dair olumlu mesajlar gelmiştir. Dolayısıyla Trump’ın çok zor bir işi başararak Türkiye ile AB’nin yeniden yakınlaşmasını sağladığı ifade edilebilir. Bu ortamda Erdoğan’ın Eylül ayında Berlin’e yapacağı ziyaret de önem kazanmıştır. Üstelik Erdoğan’ın Berlin ziyaretinden bağımsız olarak Putin, Erdoğan, Merkel ve Macron arasında gerçekleşmesi beklenen bir zirve de söz konusudur. İşte planlanan tüm bu görüşmeler, ABD’nin küresel denklemin dışına itildiğini ve AB’nin ABD karşısındaki güç dengesi arayışlarında somut adımlar atmaya başladığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Trump’ın Türkiye’ye açtığı ekonomik savaş, AB’nin güç dengesi arayışlarına dahil olmasını hızlandırmış; bir anlamda kriz fırsata dönüşmüştür.

Sonuç

Sonuç olarak uluslararası politikada yaşanan gelişmeler, ABD’nin imparatorluk girişimi karşısında Asya’da başlayan güç dengesi arayışlarının küreselleştiğini göstermekte ve bu anlamda Avrupa Birliği ülkeleri ABD’nin karşısında konumlanmaktadır. Tüm bu gelişmeler, Washington’un hiç olmadığı kadar yalnız olduğunu göstermekte ve çok kutuplu dünyanın inşa edildiğini gözler önüne sermektedir. Bu aşamada Rusya, Çin, Türkiye ve AB gibi aktörlerin “Yeni Dünya Düzeni”nde önemli birer kutup olarak yer alacağını öne sürmek mümkündür. Bundan sonraki süreç ise, ABD’nin kendisi için acı olan gerçekle yüzleşip yeni dünyanın kutuplarından yalnızca biri olmayı kabul etmesiyle ya da içeriden yıkılmasıyla neticelenecektir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Doğacan BAŞARAN
Doğacan BAŞARAN
ANKASAM Uluslararası İlişkiler Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,801BeğenenlerBeğen
110TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et
210AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz