Amerika Birleşik Devletleri-Avrupa Birliği Ticaret Savaşı ve Transatlantik İlişkilerinin Gerginleşmesi

Batı ittifakı İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en kötü krizini yaşamaktadır. G7 Zirvesi sonrası yaşananlar bir yana Trump yönetiminin sanayi, ticaret ve askeri alanlarda almış olduğu kararların Avrupa ülkelerine yansıması, bu ülkeler üzerinde negatif yönde bir etki yaratmıştır. Aynı şekilde Amerikan kamuoyu da bundan etkilenmiştir. Özellikle Demokrat Parti seçmenleri Trump’ın uygulamalarına karşı çıkarken; bu durumun ABD-Avrupa ilişkilerini de olumsuz etkilediğinden şikâyet etmektedir. Öyle ki Trump seçilene kadar özgür dünyanın (Batının) temsilcisi olarak görülen ABD eski Başkanı Barack Obama sonrası Amerika’nın Avrupa’daki rolü gittikçe azalmıştır. Bununla birlikte Amerika’daki Demokrat Parti temsilcileri ve seçmenleri arasında özgür dünyanın yeni temsilcisinin Almanya Başbakanı Angela Merkel olduğu yönünde bir düşünce ortaya çıkmıştır. Fakat onların bu düşüncesi Almanya’daki mevcut siyasi kriz nedeniyle tam olarak güçlü temeller üzerine oturtulamamıştır.

ABD’nin ticari açıdan Avrupa’ya mesafe koyması Avrupa Birliği (AB) içerisindeki mülteci krizi ve ekonomik kriz Batı ittifakının lidersiz kalması sonucunu doğurmuş ve ittifakın geleceği ile ilgili belirsizlik oluşmasına yol açmıştır. Bu belirsizlik nedeniyle de Avrupa ülkeleri yeni arayışlar içerisine girmişlerdir. Fakat ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerde meydana gelen çatlağın kolay kolay kapanması mümkün görünmemektedir.

Trump’ın başkanlığının en önemli sonuçlarından birisi Avrupa ile ABD arasında var olan müttefiklik ve dayanışma algısının giderek zayıflaması olmuştur. “Önce Amerika” sloganıyla seçim kampanyasını tamamlayan Trump, iktidara geldiğinde de vaatlerini gerçekleştirmeye başlamıştır. Amerikan sanayi üretiminin ihracatla, Amerikan rüyasının da ekonomik ilerlemeyle gerçekleştirilebileceğine inanan Trump, Amerika’nın ithalatı azaltması yönünde bir politika belirlemiştir. Fakat bunu yaparken de Avrupalı müttefiklerine cephe almış ve söz konusu politikayı sadece ticaret alanında sınırlamamıştır. Trump’ın korumacı söylemleri milliyetçi bir uslüpla dile getirmesi ve Amerika’nın yıllarca Avrupa’dan mal ithal ederek bilinçli bir şekilde zarara uğratıldığını savunması, uzun yıllara dayanan bir tepkinin ortaya çıktığını göstermektedir.

Amerika ile Avrupa arasında esen soğuk rüzgarlar Trump iktidara geldikten sonra Angela Merkel’in Washington gezisi sırasında da ortaya çıkmıştır. Almanya’nın ABD’ye en fazla ürün satan ülke olduğunun altını çizen Trump iki ülke arasındaki ticaret dengesinin ABD aleyhinde işlediğini beyan etmiştir. Fakat bu sözleri sadece ticaretle sınırlı kalmayarak; güvenlik ve savunma alanlarına da yansımıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin Avrupa’nın güvenliği için çok fazla para harcadığını belirten Trump, Avrupa’nın güvenliği için ülkelerin üzerlerine düşen payı ödemeleri gerektiğini belirtmiştir. Bu sözler üzerine Angela Merkel gibi bazı Avrupalı liderler başımızın çaresine bakmalıyız şeklinde açıklamalar yapmışlardır. Atlantik hattındaki bu kırılma ilişkilerin de gerilmesine yol açmıştır. Bir taraftan Donald Trump’ı aşırıcı olmakla suçlayan Avrupalı liderler diğer taraftan da onu popülist adımlar attığı için eleştirmişlerdir.

Trump’ın son olarak Avrupa kaynaklı alüminyum ve çelik ithalatına ekstra vergi konulacağını açıklaması Avrupa ülkelerinin tepkisine yol açmıştır. AB ülkelerinin de bu açıklamaya aynı sertlikle yanıt vermesi sonucu bu sefer de Avrupa’dan ithal edilen arabalara %20-25 civarında ekstra bir vergi konulabileceği belirtilmiştir. Trump’ın hedefindeki Alman otomobil üreticilerine olası vergilerden korunmak için otomobil üretimini ABD’ye taşımaları yönünde çağrı yapılmaktadır. Amerika’daki işsizliğe yerli üretimin ve ihracatın arttırılarak çözüm bulunacağını savunan ABD Başkanının işsiz nüfusun büyük çoğunluğu tarafından da desteklendiği düşünülmektedir. Fakat AB ülkelerinin bu duruma olumsuz yaklaştıkları aşikardır.

ABD-Avrupa ilişkilerindeki son kırılma noktası da AB’nin askeri ittifak kurma planıyla ortaya çıkmıştır. AB üyesi 10 ülkenin başlattığı girişim neticesinde ortak müdahale gücü olarak kullanılabilecek bir gücün oluşturulması düşünülmektedir. Bu oluşumun özellikle Almanya ve Fransa önderliğinde kurulması ve diğer ülkeleri bünyesine katması konuşulmaktadır. Daha önce bazı konularda NATO’nun imkân ve yeteneklerinden yararlanmayı amaçlayan AB ülkelerinin bu sefer doğrudan kendi askeri ittifakını kurmak istemeleri ABD ile olan gerginliğin bir sonucudur.

ABD-AB ilişkilerindeki gerginliğin günden güne ilerlemesi ve kendisini ekonomik ve savunma konularında iyi bir şekilde hissettirmeye başlaması Batı dünyasının lidersiz kaldığı yorumlarına neden olmaktadır. AB içindeki Doğu Bloku eski ülkelerinin de bazı alanlarda otoriterleşmeye başlamaları bu ülkelere uygulanacak yaptırımlar ve birliğin geleceği konusunda ciddi endişelere yol açmaktadır. Batı dünyasındaki lider boşluğunun ne şekilde doldurulacağı bir yana; kimin bu yeri alacağı da merakla beklenmektedir.

Yazarın diğer yazıları