Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

Almanya Seçimleri: Hoşgörü Yoksunluğu Sandıklara Yansıdı

Avrupa Birliği’nin (AB) motor gücü ve kıtanın en önemli aktörü niteliğine haiz olan Almanya’da, 24 Eylül 2017 tarihinde 19. Bundestag (Almanya Parlamentosu) seçimleri gerçekleştirilmiştir. Beklendiği üzere mevcut Şansölye Angela Merkel ve partisi CDU/CSU’nun birinci parti olarak tamamladığı seçimler, önemli bir sürprize de sahne olmuştur. Bu beklenmedik sonuç, önümüzdeki dönemde Almanya siyasetinin AB’nin ve Alman-Türk ilişkilerinin hangi yöne evrilebileceğine dair bazı çıkarımlarda bulunmamızı mümkün kılacak bir görüntü ortaya çıkarmıştır.

Söz konusu Bundestag seçimleri, dört yılda bir genel seçimlere giden ülkede olağan seyrinde yapılmıştır. Bilindiği üzere 2013 yılından bu yana Hıristiyan Demokrat(CDU/CSU)-Sosyal Demokrat(SPD) “büyük koalisyonu”yla yönetilmekte olan Almanya, 24 Eylül 2017 tarihinde yapılan seçimde alınan sonuçlar neticesinde bu koalisyona veda etmek durumundadır. Esasen AB bürokratları ve iş dünyasının görmek istediği bir tablo çizmekte olan büyük koalisyonun (Grand Coalition) sona erecek olması, daha şimdiden ciddi bir endişeye neden olmuş ve AB’nin ortak para birimi olan Euro (Avro), dünya piyasalarında dalgalı ve genel itibarıyla aşağı yönlü bir seyir izlemeye başlamıştır. Almanya, genel itibarıyla “istikrarsızlık”la anılan bir ülke olmamasına karşın; seçim sonuçlarında ortaya çıkan tablo, toplumsal ve siyasal anlamda pek de olumlu bir görüntü yansıtmamaktadır. Nitekim muhtemel üçlü koalisyonda yer alacak partilerin arasında yaşanması muhtemel olan sorunlar, Berlin’in belirli oranda istikrarsızlığa sürüklenmesinden endişe eden bir kesimin varlığına işaret etmektedir. Özellikle yabancı düşmanı, ırkçı ve İslam karşıtı söylemleriyle tanınan “Almanya İçin Alternatif Partisi”nin (AfD) seçimlerde elde ettiği sonuç, tıpkı Fransa’da Ulusal Cephe (Front National-FP) ve Hollanda’da Özgürlük Partisi’nde olduğu gibi bir korku tablosu çizmektedir.  Ayrıca Almanya gibi Nazi ideolojisinin doğduğu topraklar olarak bilinen bir ülkede bahsi geçen endişelerin daha ciddi bir şekilde kendini göstermesi beklenilmektedir.

2013 seçimlerine oranla katılım oranının yükseldiği (%75) gözlemlenen seçimlerde, Bundestag için 709 isim belirlenmiştir. Bilindiği üzere Almanya seçimleri, eyaletler düzeyinde en fazla oyu alan adayın kazanması ve ülke çapında parti listeleri üzerinden nispi seçim sistemine göre belirlenmesi esaslarına dayanmaktadır. 16 eyalete sahip ülkede genel seçimler, aynı anda düzenlenmekte; seçilen parlamento 4 yıl süreyle görev yapmaktadır.

24 Eylül 2017 tarihinde düzenlenen seçimler, aylar süren bir kampanyaya konu olmuştur. Bu süreçte üzerinde en fazla durulan hususlar; ülkeye gelen mültecilerin sayısı, statülerinin ne olacağı, ülkeye nasıl entegre edilecekleri, göçmenlerin iş piyasasında yarattığı baskı (Alman kökenli yerliler, göçmenlerin kendi iş imkanlarını işgal ettiklerini ve çalışma şartlarını kötüleştirdiklerini düşünmektedir.), göç hareketliliğinin beraberinde getirdiği kültürel ve inanç temelli faktörlerin Alman toplumunda yarattığı huzursuzluk, ekonomik büyüme hızının istenilen düzeye ulaşmaması ve ülkenin AB içerisinde oynayacağı rol üzerinden şekillenmiştir.

Ülke özelinde ön plana çıksa da içeriği itibarıyla daha ziyade bölgesel bir düzlemde yer bulan hususlardan bir diğeri ise 1990 yılında Almanya’nın birleşmesi sonrasında ekonomik anlamda bir türlü Batı Almanya eyaletlerinin düzeyine ulaşamayan ve mülteci krizi bağlamında bölgeye gelen ilk dalgaları karşılamak zorunda kalan Doğu Almanya eyaletlerinde yaşanan hayal kırıklığı ve güvensizlik hali olmuştur. Nitekim AfD’nin bu bölgelerden aldığı oy oranının oldukça yüksek bir düzeyde olması (Saksonya’da birinci parti olmuştur.), söz konusu durumun açık bir yansımasıdır.

Seçim sonuçları gözden geçirildiğinde, Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve onun Bavyera merkezli kardeşi Hıristiyan Sosyal Birliği (CSU) ittifakının oyların %32,9’unu elde ederek, Angela Merkel önderliğinde birinci parti olduğu görülmektedir. Ne var ki 2013 yılında elde edilen sonuçla kıyaslandığında CDU/CSU’nun %8,6’lık bir oy kaybına uğradığı ve 65 milletvekili kaybederek 246 sandalyeyle sınırlı kaldığı anlaşılmaktadır. Aslında bu sonuç, Merkel ve partisi için bir zafer olarak değerlendirilemez; zira Hristiyan Demokratlar tarihinin en düşük oy oranlarından birini yansıtmaktadır. Merkel’in kaybettiği oyların ise daha çok AfD’ye ve Liberal çizgideki Hür Demokrat Parti (FDP)’ne kaydığı gözlemlenmektedir. Sonuçlar; Merkel’in mültecilere kapı açan anlayışına karşı çıkan, başta İslam ve Türkler olmak üzere Almanya’ya “yabancı” olduğuna inanılan değerlerin yeterince baskılanmadığını düşünen aşırı muhafazakar ve hatta ırkçı çizgideki kesimin kendilerine yeni bir alternatif bularak CDU/CSU’ya oy vermediklerini gözler önüne sermiştir.

Büyük koalisyon içerisinde CDU/CSU’nun ortağı olan eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz liderliğindeki SPD ise %20,5 oy oranıyla İkinci Dünya Savaşı sonrası alınan en düşük oy oranına ulaşarak, büyük bir hezimete uğramıştır. Parti, koalisyon hükümetinin yıpranmışlığından olumsuz etkilenmenin yanı sıra kendi içerisindeki anlaşmazlıkların (çeşitli sol hiziplerin) esiri olmuştur. Tüm bunlara bağlı olarak ülkenin karşı karşıya olduğu toplumsal ve kültürel meselelere ilişkin güçlü ve yenilikçi bir program ortaya koyamamakla eleştirilmiştir. AB yanlısı ve çok kültürlülüğün altını çizen söylemler noktasında oldukça çekinceli hareket eden Schulz’un Türkiye’yle yaşadığı sözlü tartışmalardan da “göçmen kökenlilerin” oyları bağlamında olumsuz etkilenen SPD, Bundestag’a ancak 153 milletvekili sokabilecektir ki bu da partinin 40 milletvekili kaybettiği anlamına gelmektedir.

Seçimlerin en büyük sürprizi ise ırkçı, yabancı düşmanı, İslam karşıtı ve AB’ye muhalif olan AfD’nin %12,6 oy oranına ulaşarak, 94 milletvekiliyle Bundestag’daki en büyük üçüncü parti haline gelmesidir. 2013 yılında kurulan ve 2014 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde elde ettiği başarıyla ön plana çıkan parti; girdiği ikinci genel seçimlerde aldığı yüksek oy oranıyla Alman siyasetinde önemli bir aktör olduğunu kanıtlamıştır. Özellikle mültecilerin toplum içerisinde yarattığı huzursuzlukları vurgulayan ve esasen “faşizmden” beslendiğini düşündürebilecek söylem ve gösterileriyle ön plana çıkan parti, aynı zamanda Euro kullanımına dahi itiraz eden AB karşıtı bir çizgidedir. AfD programında Türkleri Anadolu’ya geri göndermekten bahsederken; İslam’ın Almanya ve Avrupa’ya düşman bir din olduğunu açıkça belirtmekte ve Alman kimliğini korumak amacıyla ülkenin yabancı olan unsurlardan kurtarılması gerektiğini vurgulamaktadır. Kendisiyle benzerlik gösteren Avrupa genelindeki Ulusal Cephe ve Özgürlük Partisi’yle de yakın temas içerisindedir.

Toplumsal güvensizlik ve huzursuzluktan beslenmesine ek olarak çok kültürlülüğe şiddetle karşı çıkan AfD, mülteci kriziyle birlikte ekonomik geri kalmışlık hususunda da öne çıkan Doğu Alman topraklarından önemli oranda oy almaktadır. Saksonya Eyaleti’nde birinci olan AfD, diğer Doğu Alman eyaletlerinde de ön sıralarda yer almıştır. Hatta bu partinin Dresden şehrinde örgütlenerek başlayan ve Almanya geneline yayılan İslam karşıtı PEGIDA hareketinin siyasal arenadaki temsilcisi olduğu da ifade edilebilir. Her ne kadar, SPD’nin arkasında kalarak muhalefet cephesinin ikinci sırasında gözükse de ortaya koyduğu söylem ve program, oluşturduğu farklı toplum alternatifi ve huzursuzluğu sahiplenen yapısı nedeniyle AfD’nin önümüzdeki dönemde muhalefetin en önemli temsilcisi olacağı söylenebilir.

FDP ise liberal karakterli bir parti olarak bilinmekte ve Almanya’nın en eski siyasal aktörlerinden biri olarak görülmektedir. Geçmişte koalisyon hükümeti içerisinde yer almasına karşın, 2013 seçimlerinde barajın altında kalarak Bundestag’a temsilci gönderemeyen ve tarihi bir mağlubiyet alan FDP, bu kez beklenenin üzerinde bir oy oranıyla (%10,7) dördüncü parti olarak meclise girmiştir. İş dünyasına odaklanan, bireysel özgürlük alanının genişletilmesini isteyen ve piyasa ekonomisini destekleyen bir parti olarak bilinen FDP, son dönemde AB içerisinde yaşanan gelişmeler neticesinde tarihinde ilk kez Brüksel’e şüpheyle yaklaşmaya başlamış ve bu tutumunu programına da yansıtmıştır. Almanya’nın karşı karşıya kaldığı mülteci krizi hususunda Merkel’i oldukça düşük bir tonda eleştiren FDP’nin bu stratejisini seçim sonrasında koalisyon hükümeti içerisinde yer almak adına geliştirildiği düşünülmektedir. Nitekim 80 milletvekili elde ederek tekrar Bundestag’da yer alan FDP’nin, CDU/CSU’nun hükümet kurmak için başvuracağı ilk aktör olması beklenmektedir.

Doğu Alman kökenli eski Komünistlerin partisi olarak bilinen Sol Parti (Die Linke), bu seçimde de oylarını korumuş ve SPD’nin yanında mecliste temsil edilen en önemli sol hareket olmuştur. Stalinist olmak ve Sovyet komünizmini savunmakla eleştirilen partiye, Almanya’nın doğusunda özellikle orta yaş ve üstü kesim ile belli sendikal hareketlerin ciddi destek verdiği, son dönemde söz konusu partinin göçmenlerden de oy almaya başlayan bir aktör haline geldiği bilinmektedir. Merkel’in mülteci meselesindeki sınırlayıcı politikasına karşı çıkan; ancak göçmenlerin de Almanya’ya uyumunun sağlanması için devletin ön plana çıkarılması gerektiğini düşünen parti, AB karşıtı bir çizgidedir. Sosyal yardım programlarının arttırılması ve vergilerin zenginler için yüksek oran üzerinden uygulanmasını öngören bir programa haiz olan parti, bu seçimlerde de %9,2’lik oy oranıyla 69 milletvekili koltuğu elde etmiştir. Sol Parti, daha seçim öncesinden kendisini CDU/CSU’yla koalisyon kurma adına kapattığı için herhangi bir şekilde koalisyon hesaplarının içerisinde yer almamaktadır.

Yeşiller ise Bundestag’a son sıradan giren parti olmuştur. Oy oranının düşmesi ve hatta parlamentoya girememe tehlikesi olduğu dahi düşünülen bu parti, tahminlerin üzerinde (%8,4) bir oy alarak 67 milletvekiliyle Bundestag’da yer almıştır. Çevrecilerin, azınlıkların, göçmenlerin, çeşitli radikal sol unsurların ve LGBT temsilcilerinin önemli bir role sahip olduğu parti, ülkenin özellikle sanayileşmiş eyaletlerinden destek görmektedir. Önceleri Türkiye’yle daha yakın bir çizgide olmasına karşın, seçimler öncesinde partinin Türk asıllı eş başkanı Cem Özdemir’in Türkiye aleyhtarı açıklamalarıyla bu durumun mevcut konjonktürde geçerli olmadığı ortaya konulmuştur. Yeşiller, Angela Merkel’in AB adına Türkiye’yle gerçekleştirdiği mültecilerin “geri kabulü” antlaşmasına da “insan haklarına aykırı” olduğu gerekçesiyle karşıdır. Oluşacak koalisyon içerisinde en küçük ortak olarak yer alması beklenen bu parti ile Merkel arasındaki esas sorun, bu antlaşmayla ilgili olacak gibi görünmektedir.

Seçim sonucunda kurulacak hükümetin CDU/CSU, FDP ve Yeşiller arasında tesis edilmesi beklenmektedir. Zira Sosyal Demokratlar, ana muhalefette kalacaklarını önceden açıklamışlardır. Irkçı ve yabancı karşıtı çizgideki AfD’nin an itibarıyla herhangi bir partiyle beraber hareket edebilmesi mümkün değildir. Zaten parti temsilcileri de kendilerinin alternatif ve çok farklı bir düzenin temsilcisi olduklarını açıkça vurgulamaktadır. Sol Parti de kendisini CDU/CSU’yla kurulabilecek bir koalisyon hesabına katmayacağını önceden vurgulamıştır. Bu bağlamda yeni kurulacak hükümet, büyük ortak CDU/CSU’nun lideri Merkel’in önderliğinde Jamaika Koalisyonu adıyla anılmaktadır. Jamaika adını almasının nedeni ise koalisyonda yer alacak partilerin siyasal arenada kullandığı renklerin söz konusu ülkenin bayrağıyla aynı renklere sahip olmasıdır. Belirtmek gerekir ki; özellikle Yeşiller ve Merkel arasında mülteci ve göçmen odaklı tartışmalar nedeniyle AB ekseninde sorun olmaya devam edecek gibi görünen Türkiye’nin statüsüne ilişkin hususlardan çıkabilecek anlaşmazlıklardan ötürü bu koalisyonun çok da güçlü olması beklenmemelidir.  Her iki husus da şüphesiz bir şekilde muhalefette kalan AfD’nin söylemine güç kazandırabilecek faktörler olarak görülmelidir. Almanya’nın geleceği aynı zamanda AB’nin de geleceği olduğundan, bu ülkedeki dengelerin çok yakından takip edilmesi gerektiği ortadadır.

Yazarın diğer yazıları