Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

ABD-Türkiye İlişkileri Neden Bu Kadar Gergin?

ABD’nin, Türkiye’deki diplomatik misyonlarına müdahale olduğu gerekçesiyle Türk vatandaşlarına vize vermeyi “süresiz” olarak durdurması ve karşılığında da Türkiye’nin ABD’ye aynı yönde misillemede bulunması, gözlerin bir kez daha ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan gerginliğe çevrilmesine neden oldu. Peki, bu gerginliğin arka planında hangi faktörler bulunuyor? Şimdi bu faktörleri değerlendirmeye çalışalım.

Her şeyden önce, yaşanan krizin görünür sebebinin, Türkiye’nin ABD Konsolosluğu’nda görevli bir ismi, FETÖ soruşturması kapsamında gözaltına alması olduğunu belirtmek gerekir. Bahsedilen kişi, Türkiye tarafından gözaltına alındıktan sonra, bu ismin ABD diplomatik misyonunda ismi bulunan bir görevli olmadığı Dışişleri Bakanlığı’nca açıklanmıştır. Ne var ki, ABD’li yetkililerden gelen açıklamada, gözaltına alınan ismin ABD’nin İstanbul Konsolosluğu’nda görevli olduğu ve herhangi bir suça karışmadığı, bu nedenle de Türkiye tarafından yapılan uygulamanın haksız ve uygunsuz olduğu doğrudan ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass tarafından yapılan açıklamayla ortaya konmuştur. Ancak Türkiye, bahsedilen kişinin 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne katılan birçok isimle telefon trafiği içerisinde olduğunu ve öncesinde de FETÖ tarafından kurgulanan “Ergenekon Davası” sürecinde, davanın savcılığını yapan FETÖ mensubu isimle gizli temaslarının olduğunun belirlendiğini açıklamıştır. Bu minvalde, Türkiye, ABD diplomatik misyonunda görevli olduğu belirtilen ismin suçlu olduğu için serbest bırakılmayacağını göstermiştir. Hatta Türkiye, “vize uygulamasının durdurulmasından sonra” da bir ABD konsolusluk görevlisini daha aynı gerekçeyle ifadeye çağırmıştır. Tabi bu durumun, böylesi bir gerginlik yaratmasının arkasında yatan esas neden, 15 Temmuz Darbe Girişimi ve FETÖ’nün lider isminin halen ABD’de bulunuyor olmasının yanı sıra Washington’un, Ankara’nın bütün çabalarına karşın bu ismi Türkiye’ye teslim etmemesidir. Şimdi bir konsolosluk çalışanının da bu örgütle bağlantılı çalıştığının ortaya çıkması, Ankara’da zaten çok güçlü olan “FETÖ’yü ABD koruyor” anlayışını kuvvetlendirmiş ve hatta 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin dahi Washington’un bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğine yönelik düşünceleri de meşrulaştırmıştır. ABD ise, bu anlayışı reddetmekte ve Türkiye ile olan müttefikliği çerçevesinde, bu ülke tarafından “terör örgütü” olarak görülen bir organizasyonu desteklediği iddiasının asılsız olduğunu ifade ederek, böyle bir anlayış devam ettiği takdirde ilişkilerin sürdürülemez olacağını kanıtlayabilmek için “vize yasağı”nı uygulamaya koymuştur.

İki ülke arasındaki ilişkilerde gerginliğin artmasına yol açan bir diğer husus ise, Türkiye’nin, NATO üyesi olmasına ve ABD’nin yoğun itirazlarına karşın Rusya’dan S-400 Füze Savunma Sistemi almak istemesidir. Washington, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in, “Türkiye’nin iç işi, kendi kararı” demesine karşın, Ankara’nın Rusya ile askeri anlamda bu denli stratejik bir ilişki içerisinde olmasını kendi çıkarlarına aykırı görmektedir. Zira bunun, Soğuk Savaş döneminde Türkiye’de yaratılmış olan “düşman Rusya” imgesine aykırı olduğunu ve kendisinin Türkiye üzerindeki askeri/siyasal hegemonyasını kırabilecek bir gelişme olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda, ABD’nin, Türkiye’ye Batılı ve NATO üyesi ülkelerden hava savunma sistemi alması yönünde baskı uygulamaktadır. Halbuki NATO üyesi olsa dahi, Türkiye’nin NATO’nun hava savunma sistemine entegre etmeden, “bağımsız” olarak kendisine ait bir hava savunma sistemi kurması hakkı her daim bulunmaktadır. Nitekim Türkiye’den gelen açıklamalar da bu yöndedir. Washington ise, askeri anlamda başlatılacak işbirliğinin, ekonomik ve ticari yakınlaşma da ortadayken, “stratejik” bir siyasal işbirliği formatına dönüşmesinden ve böylece Türkiye özelindeki siyasal nüfuzunu kaybedebileceğinden endişe etmektedir. Ankara ise, ABD’yi tamamıyla denklemin dışına taşımak istemediğini, NATO içerisindeki rolünü sürdürmek istediğini ve Washington ile her anlamda işbirliği yapmaya hazır olduğunu kanıtlayabilmek için, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son ABD ziyaretinde, bu ülkeden 11 milyar dolar değerinde “yolcu uçağı” satın almayı içeren bir anlaşma imzalamıştır.

ABD’nin Türkiye’ye olumsuz manada yaklaşıyor olmasının bir diğer nedeni ise, Türkiye’nin, Trump yönetimi tarafından sürekli olarak suçlanan ve P5+1 antlaşmasının iptal edilmesi tehdidi ile köşeye sıkıştırılmak istenen İran ile son dönemde kurduğu yakın ilişkilerdir. ABD yönetimi, İsrail’in güvenliğinin garanti edilmesi ve Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de siyasal istikrarın temini için İran’ın bölgesel nüfuzunun kırılması ve bu ülkenin ambargo ve kısıtlamalar ile köşeye sıkıştırılması gerektiğini düşünmektedir. Ne var ki, NATO üyesi ve ABD’nin bölgede en yakın olduğu ülkelerden biri olan Türkiye, “haklı gerekçelerle” İran ile ciddi bir yakınlaşma süreci içerisine girmiştir. İran Genelkurmay Başkanı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye Genelkurmay Başkanı’nın İran ziyareti ve son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tahran ziyareti, iki komşu ülke arasındaki bölgesel/siyasal uzlaşmazlığın geri plana itilmek istendiğini ve özellikle Irak ile Suriye’de yaşanan ve her iki ülkeyi de rahatsız eden gelişmeler çerçevesinde birlikte çalışmak istediklerini göstermektedir. Dolayısıyla bu temaslara paralel olarak, Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’nin düzenlediği bağımsızlık referandumuna karşı eşgüdüm içerisinde hareket edilmekte, Suriye hususunda Astana Süreci’nde oluşan üçlü mekanizma (Rusya-İran-Türkiye) çerçevesinde süreç devam ettirilmekte ve Türkiye, İran ile imzalanmış olan nükleer antlaşmanın ortadan kaldırılmasına karşı çıkmaktadır. Hiç şüphesiz, bu yakınlaşma, ABD tarafından kendi çıkarlarına aykırı bir hamle olarak okunmakta ve rahatsızlık da çeşitli biçimlerde Türkiye’ye yansıtılmaya çalışılmaktadır.

İki ülke arasındaki gerginliğin bir diğer nedeni ise, Bölgesel Kürt Yönetimi ve Suriye’deki PYD/YPG-SDG’ye karşı gösterilen tutum noktasında karşımıza çıkmaktadır. ABD, her ne kadar Erbil’in bağımsızlık referandumu düzenlemesine “perde önünde” karşı çıkmış olsa da, İsrail üzerinden “yeşil ışık” yakmış ve şimdilik kaydıyla da, zamanlamanın uygun olmaması gerekçesiyle Barzani’yi cesaretlendirmemeyi tercih etmiştir. Zira Washington, Irak’ın geri kalan kısımları özelindeki siyasal etkinliğini ve petrol temelli çıkarlarını tehlikeye sokmak istememekte, Tahran’ın Bağdat üzerindeki etkisini azaltmak istemekte ve Türkiye’yi de tamamen karşısına almayı arzulamamaktadır. Türkiye ise referanduma karşı çıkmakla kalmamış, İran ve Irak merkezi hükümeti ile ortak hareket etmeye başlamıştır. Türkiye’nin, ABD ile temas halinde olmaktansa Tahran ile eşgüdüm içerisinde hareket etmesi ve İsrail’i referanduma verdiği destekten ötürü eleştirmesi, Washington’da rahatsızlık yaratmaktadır. Ne var ki, aynı rahatsızlık, ABD’nin, Suriye’de PKK’nın bu ülkedeki uzantısı olan PYD/YPG ve onun vurucu gücünü oluşturduğu SDG’ye verilen yoğun silah desteği ve siyasal meşrulaştırma girişimleri kapsamında Türkiye’den ABD’ye yönlendirilmektedir.

Aslında gerginliğin bu denli tırmanmasının perde gerisinde yatan temel nedeni, ABD’nin, Avrasya özelinde Rusya, Türkiye ve İran arasında yaşanan yakınlaşma sürecinden endişe etmesi, bu üç aktörün yapacağı işbirliği temelinde “kendi kendisine yetecek” bir bölgesel ortaklık doğmasından ve bu ortaklığın zamanla büyüyüp (Avrasya özelinde), hatta Çin ile de ortaklık kurması ihtimalidir. Her üç aktörün de “çok kutupluluk” söylemine ciddi bir önem atfettiği, Batı’nın gerek BM’de gerekse uluslararası sistem bağlamında hegemonyasından şikâyet ettiği ve kendi seslerinin de etkin bir şekilde duyulmasını sağlayacak bir arayışın içerisinde olduğu dikkate alındığında, Washington’un Türkiye’ye neden bu denli tepki gösterdiği anlaşılabilir. Yine de, ABD-Türkiye ilişkilerinde dramatik bir kopuşun yaşanması ve Türkiye’nin NATO’yu terk etmesi ya da İncirlik’i kapatması gibi hamlelerin kısa vadede yaşanması beklenmemelidir. Her iki aktör de rahatsızlıklarını çeşitli hamlelerle ortaya koymakta ve birbirlerinden “olumlu yönde” adımlar beklemektedir. Ne var ki, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehdidinin boyutu göz önünde bulundurulduğunda, öncelikle ABD’nin Türkiye’nin “ulusal güvenliğine” aykırı gördüğü olaylar ve aktörler nezdinde Ankara lehinde adımlar atması gerektiği ortadadır.

Yazarın diğer yazıları