ABD Tahran Zirvesi’ni Nasıl Gördü?

Suriye’de 2011 yılında başlayan ve günümüze kadar devam eden iç savaşın gelinen aşamada kilitlendiği nokta “İdlib Meselesi” olurken bu meseleye dair en önemli inisiyatif veya girişim ise 7 Eylül 2018 tarihinde Türkiye-Rusya-İran üçlüsünün gerçekleştirdiği Tahran Zirvesi’ydi. Astana Süreci bağlamında üç ülke arasında Suriye üzerinden gelişen ve kimi çevrelerce yeni bir eksenin inşası olarak kabul edilen sürecin test edilmesi bakımından önem arz eden bu toplantının ehemmiyeti, sadece bahse konu üç ülke bakımından sınırlı değildi. Gerek bölgesel gerekse küresel jeopolitiği etkileme kapasitesi olan bu üçlü birlikteliğin ürünü Tahran Zirvesi; Suriye, bölge devletleri ve bölge dışı aktörlerin de en önemli odak konusu olmuştur.

Bir yandan alt-bölgesel bir krizin ve istikrarsızlığın çözümü diğer yandan küresel bir meydan okumanın bölgesel izdüşümü olan Tahran Zirvesi’nin sonuçlarını ele almadan önce zirve öncesi konjonktür, sürecin içerisindeki aktörlerin amaçları, talepleri ve çıkar okumaları ile sürecin dışında yer alan aktörlerin beklentilerinin ve önceliklerinin tespiti bir gerekliliktir. Bu kapsamda Astana Süreci’nin üç bileşeni olan Türkiye, Rusya ve İran ile birlikte Suriye’deki Esad rejimi, rejim muhalifi aktör ve yapılar, terörist organizasyonlar ve bölge dışı bir aktör olmasına rağmen belirleyicilik ve etki kapasitesi üst seviyede olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD); oyundaki en önemli ve dikkate alınması gereken aktörlerdir.

Ele alınan beş devlet ve çok sayıda devlet dışı aktör arasında oyunun merkezi aktörü olan Esad rejimi için, İdlib’te kıskaca alınan muhalif veya terörist organizasyonların tamamen imha edilmesi, ardından da ülkenin tamamında kontrolün ve otoritenin yeniden tesisi en önemli öncelik olarak ifade edilmiştir. Bir diğer husus ise; Rusya ve İran ile geliştirilen işbirliği ve müttefikliğin başta ABD olmak üzere bölgesel ve küresel ölçekte etkili aktörlere karşı direnç cephesi olarak devam ettirilmesiydi. Bu iki spesifik amacın ötesinde ana hedef ise rejimin varlığının devamının garantiye alınması, Suriye’nin geleceğinin Esad merkezli tesisi ile ülkenin tamamının bir şekilde elde tutulmasıdır.

Esad yönetiminin bu taleplerine en yakın aktör ise Rusya Federasyonu’dur. Moskova yönetimi açısından tarihi bir yayılma olarak ele alınan Suriye, gerek tarihsel emperyal hedefler bağlamında önemli bir adım gerekse uluslararası sitemin dönüşümünde iddialı bir aktör olma anlamına gelmektedir. Çünkü Rusya bir yandan Suriye’de askeri üsler elde etmekte diğer yandan siyasi hegemonyasını inşa etmektedir. Bu yayılma sadece Suriye teritoryası ile sınırlı kalmayıp Ortadoğu ve Akdeniz jeopolitiğinde Rusya’nın elini güçlendirirken söz konusu ülkeye küresel eylem kapasitesi kazandırmakla birlikte başat aktör olarak kabul gören ABD’ye karşı da önemli bir meydan okuma olarak ele alınabilir.

ABD’nin ve onun bölgedeki en önemli stratejik müttefiki olan İsrail’in geleneksel düşmanı olan Tahran rejimi ise hem ABD’nin bölgedeki etkisini kırmak hem de Şii jeopolitiğinin inşası bakımından Suriye’ye öncelik vermiştir. İç savaş boyunca bir yandan Esad rejimi ile ilişkilerini sağlamlaştırmış diğer yandan ise paramiliter gruplar üzerinden hem Suriye’de hem de diğer ülkelerde yayılmacı eylemlerde bulunmuştur.

Uluslararası ilişkilerin başat aktörü veya küresel hegemon iddiasında bulunan ABD ise Ortadoğu’nun kaynaklarının yönetilmesi veya kontrolü, İsrail’in ve Batı’nın güvenliğinin sağlanması, yeni dönem müttefikleri olarak ele aldığı devlet dışı aktörler üzerinden bölgenin yeniden inşası için Suriye meselesinde çeşitli taktik ve stratejileri seçenek olarak kullanmıştır. Bununla beraber Washington yönetimi açısından Fırat’ın doğusunun güvenliği ve vekil aktör olarak ele aldığı PKK/PYD/YPG adlı terörist organizasyon(lar) ile tesis edilen ilişkinin devamı ile birlikte İran’ı bölgede sınırlandırma stratejisi de diğer önemli gündem maddeleridir. Tabi bir şekilde küresel aktör olma iddiasıyla hareket eden Rusya’nın meydan okumalarını engellemek ve Çin gibi aktörler için önem arz eden gerek deniz gerekse kara ticaret yollarını kontrol altında tutmak da ABD’nin küresel liderliği için vazgeçilemez öncelikler arasındadır.

Farklı çıkar ve beklentilere sahip dört aktörün etkili ve belirleyici olduğu Suriye jeopolitiğinin en önemli oyuncularından biri olan Türkiye ise gerek oyun kurucu gerekse oyun bozucu bir rol ile bölgenin ve kendi ulusal güvenliğinin tesisi ile insani ve demokratik hassasiyetlerin harmoni edildiği bir dış politika anlayışı ile Suriye meselesini ele almaktadır. Sınır güvenliği, göç ve yerinden edilmiş kişiler sorunu, bölgenin terör örgütleri için bir kamp alanı olması endişesi, istikrarsızlığın domino etkisiyle diğer devletlere ve kendisine yayılması riski de Ankara’nın tartıştığı başlıklardandır.

Son dönemde hem uluslararası ilişkilerde hem de Ortadoğu jeopolitiğinde en çok tartışılan aktörler arasında yer alan ve hibrid savaşların en önemli unsuru haline gelen devlet dışı silahlı organizasyonlar ise Suriye’de tanımlanması ve konumlandırılması en zor olan aktörlerdir. Meselenin tarafları ya da uluslararası örgütler bakımından net bir kategorinin söz konusu olmadığı bu aktörler kimileri için muhalif gruplar kimileri içinse terörist yapılar anlamına gelmektedir. Çıkarların ve değerlerin belirleyici olduğu bu kategorideki unsurların temel hedefinin ise Esad rejimine son verilerek yeni bir Suriye’nin inşa edilmesidir.

“Yeni Suriye’nin nasıl olacağı?” sorusu bütün aktörler açısından önemli olmakla beraber söz konusu ülkenin toprak bütünlüğünün muhafazası, Esad rejiminin ve devlet dışı aktörlerin geleceği konusunda ele alınan aktörler arasında tam anlamıyla bir konsensüsün olmadığına şahitlik edilmektedir. Tahran Zirvesi de bu durumu en net şekilde ortaya koyan hadise olmuştur. Esad rejiminin ülkenin kaderini belirlemesi bağlamında çekinceleri olan Türkiye’nin İdlib’e bakışı ile Rusya ve İran’ın meseleye bakışında ciddi stratejik farklılıklar mevcuttur. Rusya, İdlib’e sıkıştırılan teröristlerin imha edilmesini ve böylece kendi ulusal güvenliği için tehdit oluşturan unsurların ülke sınırların çok ötesinde yok edilmesini amaçlamakta; ayrıca Esad rejiminin devamıyla Suriye’de kalıcı olmayı hesaplarken İran, ABD’ye karşı Rusya eksenli bir cephenin oluşturulmasını hem İsrail karşısında bir kazanım hem de Şii jeopolitiği bağlamında önemli bir husus olarak ele alırken bir sonraki hedefin kendisi olduğunu ve bu nedenle tehdidi sınırlarına yaklaştırmamayı amaçlamaktadır. Türkiye ise 12 gözlem noktası inşa ettiği İdlib’te inisiyatifi kaptırmamayı, Fırat Kalkanı ve Zeytindalı Harekatları ile elde ettiği kazanımları kaybetmemeyi, Fırat’ın batısı üzerinden doğusuna bir baskı oluşturarak kurulması düşünülen “terörist devlet” projesini engellemeyi ana hedef olarak ortaya koymaktadır. Bunların yanında Ankara için önemli olan bir diğer mesele ise Suriye’de ilişki tesis ettiği muhalif gruplarla olan ilişkinin bu süreçte etkisizleştirilmemesi ya da bir güven sorununun baş göstermemesidir.

Genel çerçeveden ve Tahran Zirvesi sonrası varılan 12 maddelik mutabakattan hareketle ilk olarak Türkiye-Rusya-İran işbirliği veya eksen arayışının test edildiği bu zirvenin başarılı olduğunu iddia etmek çok mümkün değildir. Üç aktörün gerek makro hedefleri gerekse ilişki içerisinde oldukları diğer aktörler bakımından ayrışmaları önemli bir kırılma özelliği taşımaktadır. Ayrıca konjoktürel bir yakınlaşmanın yapısal bir işbirliğinin inşasında yeterli bileşenleri bünyesinde barındırmadığı da bir kere daha ortaya konulmuştur. Washington yönetimi de yapmış olduğu açıklamalarla bu tespitlere yakın bir düşünceye sahip olduğunu ifade etmektedir. Böylece Rusya-İran ikilisi tarafından hassasiyetleri dikkate alınmayan Türkiye ile sorunların çözümünde yeni bir yol açıldığı fikriyle girişimlerde bulunulabilir. İngiltere tarafından Türkiye’ye destek mesajları gönderilmesi de ABD’nin olumlayacağı bir gelişme olarak görülebilir. Bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Batılı yayın organlarında yer verilmesi de bu tespitleri teyit edici bir diğer gelişme olarak ele alınabilir. ABD açısından her ne kadar felaket senaryosu doğurmasa da Tahran Zirvesi’nde aktörlerin üçlü eksenden vazgeçmemesi sürecin devam ettirilmesi yönündeki karar ise Washington’un önünde hala bir sopa olarak durmaktadır.

Netice itibariyle Tahran Zirvesi ve özellikle İdlib Meselesi, ABD açısından Türkiye-Rusya-İran eksenini test edilmesi anlamını taşımış ve ABD için kötünün iyisi bir şekilde sonuçlanmıştır. Buradan hareketle “Amerikan karar alıcılarının bir yandan üç ülke arasında görüş farklılıklarının derinleştirilmesi diğer yandan ise sürecin aktörlerinin kendi politikalarına uygun bir hizaya çekilmesi seçeneklerini güçlü bir tartışacakları bir dönem başlamıştır” denilebilir.

Yazarın diğer yazıları