ABD Başkanlık Seçimleri ve İran: Adayların İran Perspektifi ve İran’ın Seçime Bakışı

Günümüz uluslararası sisteminin kimilerine göre başat aktörü kimilerine göre ise başat aktörlerinden birisi olan Amerika Birleşik Devletleri’nde 8 Kasım 2016 tarihinde yapılacak olan 58. Başkanlık seçimleri sadece Amerikan kamuoyu değil tüm uluslararası kamuoyunun önemli gündem maddelerinin başında gelmektedir. ABD’de kimin başkan seçileceği konusu hem ABD’nin küresel politikalarına ilişkin stratejilerine dair saptamalar hem de ülkeler ile ikili ilişkilerinin seyrine dair ipuçları vermesi bakımından ilgi duyulan bir meseledir.

ABD siyasal sistemine bakıldığında federalizm, güçler ayrımı ve kontrol-denge kavramları üzerine oturtulan sistemde ön plana çıkan ilke güçler ayrımıdır. Daha açık ifade ile iktidarı yasama, yürütme ve yargı organları arasında paylaşan ABD’de yürütme erki Başkan ve Başkan tarafından oluşturulan hükûmet üzerinden tesis edilmektedir. ABD Anayasasına göre 4 yıllığına seçilecek olan Başkan; yasama, idare, milli savunma ve dış politikada önemli yetkilere sahiptir. Bakanların, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (NSC), istihbarat biriminin (CIA) ve üst düzey bürokratların, Başkana doğrudan bağlı çalışması Başkan’ın hem ABD hem de uluslararası politikadaki önemini ortaya koyan parametrelerdir.

ABD siyasetinin en önemli aktörünün belirleneceği seçimlerde ise iddialı olan iki isim karşımıza çıkmaktadır. ABD siyasal sisteminin doğal bir uzantısı ve gereği olan bu politik arenada Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump ile Demokratların adayı Hillary Clinton arasında ciddi bir yarış olması beklenmektedir. Yakın zamana kadar yapılan anketlerde herhangi bir adayın diğerine karşı kesin üstünlüğünün olmaması seçim atmosferinin son günlere kadar heyecanlı ve iddialı olacağını göstermektedir. Bu heyecan ise ABD sınırları ile kalmayıp uluslararası sistemin diğer aktörlerinde de görece şekilde hissedilmektedir. Adayların dış politika perspektifleri bakımından önemli olan bu durumda ülkeler gerek ABD’deki soydaşları gerekse ülkedeki kendine yakın lobiler aracılığıyla sürece müdahil olmakta en azından yoğun ilgiyle takip etmektedirler.

Adayların Dış Politika Perspektifleri  

Cumhuriyetçilerin adayı olan Trump’ın dış politika anlayışının şekillenmesinde mensubu oluğu partinin çizgisi ile kendi kişisel özellikleri ön plana çıkmaktadır. İş adamı olan Trump, bir anlamda dış politikaya da bu noktadaki tecrübeleri doğrultusunda bakmaktadır. Trump, ABD Başkanı’nın dış politika sürecini etkin biçimde yürüten pazarlık ve müzakere yapabilen güçlü bir aktör olması gerekliliğine işaret etmektedir. Sonuç odaklı bir eğilim gösteren Trump, dış politikada taktiksel hamlelerin her türlü araçla yapılması gerekliliğinin altını çizerken esas olanın ABD’nin çıkarları doğrultusunda hedeflerine ulaşmak olduğunu ifade etmektedir.

Dış politikada realist paradigmanın parametreleri üzerinden hareket etmesine rağmen Trump, askeri araçların maliyet – fayda analizine odaklı bir anlayışı benimsemektedir. Bu bağlamda meselelere ekonomik açıdan bakan Trump için öncelikli olan mesele dış politika bağlamında maliyetlerin azaltılmasıdır. Bu bakış açısından,  ekonomik araçları kullanmakla beraber gerekirse ABD çıkarları için dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunan askerlerin sayısının azaltılması yoluna gidilebileceği anlaşılmaktadır. Trump’ın böyle bir strateji belirlemesi halinde ise ABD, müttefikleri aracılığıyla dış politika amaçlarına ulaşmayı hedefleyebilir. Böylece ABD’nin öncelikli çıkar ve tehdit algısına sahip olduğu bölgelerdeki ikili ilişkilerin seyri önem artışı söz konusu olacaktır.

Dış politika bağlamında uluslararası kamuoyunun yakından tanıdığı son dönem ABD Dışişleri Bakanları’ndan olan ve Demokratların Başkan adayı olan Hillary Clinton’ın dış politikaya bakışını anlamak için hem kampanyasında kullandığı dili okumak hem de bakanlığı dönemindeki gelişmeleri analiz etmek gerekmektedir. Mevcut Başkan Obama’dan daha keskin bir dış politika anlayışına sahip olan Clinton’ın Dışişleri Bakanlığı döneminde Afganistan’daki ABD askerliğinin varlığının artırılması, Libya müdahalesi ve Suriye’de uçuşa yasak bölge konularındaki tutumu öne çıkan şahin politikaların başında gelmektedir. Mevcut dış politikayı pasif bulan Clinton ABD’nin daha aktif ve etkin bir politika izlemesini savunmaktadır. Bu bağlamda müttefikler aracılığıyla stratejiler geliştirirken ABD’nin öncü ve lider pozisyonu bırakmaması gerekliliğine vurgu yapan Clinton, Rusya ve Çin ile ilişkilerde daha sert bir tutum takınabileceğine dair mesajlar vermekten kaçınmamaktadır. Trump’ın realist söylemlerine karşın Clinton ise dış politikada idealist söylemleri benimseyerek daha çok insan hakları, demokrasi ve özgürlük kavramlarını sıkça kullanacaktır.

Adayların İran Konusundaki Görüşleri

Klasik bir dış politika söylemi geliştiren ve Rusya’ya karşı sert tutum takınılmasının gerekli olduğunu ileri süren Clinton, nükleer savaş tehdidine vurgu yaparken Ortadoğu ve İran bağlamında da sert bir dış politika anlayışını benimseyen söylemleri vurgulamaktadır. Clinton, Ortadoğu’nun günümüzdeki en güncel ve önemli sorunlarının başında gelen Suriye meselesinde oldukça şahin bir tutum takınmaktadır. Bu bağlamda Suriye’ye müdahale edilmesini ve Esad iktidarına son verilmesinin gerekli olduğunu söyleyen Clinton’ın bu politikasından Esad rejimi kadar İran’ın da rahatsız olduğundan kuşku duyulmamaktadır. Obama döneminin önemli dış politika gelişmelerinden olan İran ile müzakereler ve neticesinde imzalanan nükleer anlaşma konusunda ise İsrail ile aynı çizgide yer almaktadır. Clinton nükleer anlaşmanın askıya alınması veya bozulmasını doğrudan ifade etmese de tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Ayrıca İran ile ilişkilerde güven esasının olmadığını belirten Clinton, İran’ın tehditvari bir çizgide politika izlemesi halinde sert bir tepkiye maruz kalacağını da ajandasına not etmiştir. Öyle ki İran’a müdahale seçeneğini dahi zaman zaman kullanmaktan kaçınmamaktadır.

Clinton ile özellikle Ortadoğu politikaları konusunda ayrıştığı görülen Trump ise Müslümanlara karşı iç politikada oldukça keskin bir tavır takınmaktan kaçınmamaktadır. Ancak Ortadoğu’daki IŞİD/DAEŞ varlığını açıkça tehdit gören Trump, bölgesel müttefiklerle beraber bu örgütün sorun olmaktan çıkarılması gerektiğini ifade etmektedir. IŞİD/DAEŞ’ın bölgede etkili aktör olmasının engellenmesi veya tamamen bölgeden atılmasından dolaylı olarak İran da kazançlı çıkmaktadır. Bu iyimser tablonun diğer tarafında yer alan nükleer anlaşma meselesine dair Trump’ın tutumu ise İran’ı oldukça rahatsız edecek boyuttadır. Söz konusu anlaşmayı başarısız ve ahmakça bulan Trump, İran konusunda en önemli meselenin İran’ın nükleer silah yapmasına engel olunması ve bunun için gerekli önlemlerin ve yaptırımların zaman kaybedilmeden uygulanması gerektiğini ifade etmektedir.

 İran’ın Seçimlere Bakışı ve ABD’deki İran Lobisi

Uluslararası sistemdeki her aktör gibi Ortadoğu ülkeleri ve bu bağlamda İran için de ABD’de gerçekleşecek olan seçimler ve seçim sonucunda işbaşına gelecek olan yönetimin dış politika tercileri oldukça önem arz eden bir konudur. Ancak reelpolitik şartlardan ötürü ABD’de gerçekleşecek olan bir seçime ilişkin niyet veya tercih beyanında bulunmak özellikle de ABD ile iyi veya kötü ilişkilere sahip “Orta Büyüklükteki Devletler” için oldukça riskli ve kaçınılması gereken bir husus olarak ifade edilmelidir. Bu durumun iki ana nedeni söz konusudur. İlk olarak Birleşmiş Milletler (BM) Statüsü ya da bir diğer ifade ile Kurucu Antlaşması gereği ülkeler egemen eşitlik ilkesini kabul etmekle beraber başka ülkelerin içişlerine müdahale yasağını da kabul etmişlerdir. Günümüz uluslararası sisteminde bağımsız ve otonom aktör olmanın defacto şartlarından birisi de bu durumun BM nezdinde tanınmasıdır. Bu ise en genel şekliyle örgüte üyelik ve BM Kurucu Antlaşması’na taraf olma şeklinde gerçekleşmektedir. BM üyesi bir devlet olan İran, bu bağlamda resmi kanallardan ABD’deki başkanlık seçimlerine ilişkin bir tercih, tavır veya beyanat vermekten kaçınmaktadır ki makul olan da budur. İkinci neden ise seçim sürecinde herhangi bir adayı desteklemek ise seçim sonrası ilişkilerin seyrini etkileyecek parametrelerden birisi olarak bu desteğin ele alınacağı sonucunu doğuracaktır. Daha anlaşılır ifade ile bir adayı desteklemeniz ve adayın kazanması halinde ilişkilere pozitif bir katkı sunulurken aksi söz konusu olduğunda ilişkilerin olumsuz etkilenmesi en muhtemel risk olmaktadır. Orta büyüklükteki devletler ise uluslararası sistemin en güçlü aktörü karşısında böyle bir risk almamayı en rasyonel tercih olarak ele almaktadır.

Her ne kadar ele alınan iki nedenden ötürü seçim sürecinde resmi kanallar aracılığıyla doğrudan bir müdahale söz konusu olmasa da ABD’nin hukuk ve siyasal sistemi, seçimlerden birden fazla aktörün etkin olmasını mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda seçimlere ve siyasi sürecin bütün aşamalarına müdahil olmak için kullanılan araç ise “lobi”dir.  Latince bir kelime olan ve Türkçe’de koridor anlamına gelen lobi en yüzeysel şekilde belirli çıkarlar doğrultusunda bir araya gelmiş topluluk şeklinde tanımlanabilir. Lobicilik ise halkın, baskı ve çıkar gruplarının yasama, yürütme ve hatta yargı organlarına yönelik, çıkarları doğrultusunda lobiler aracılığı ile sürdürdükleri bir dizi organize eylemler bütünüdür. Bu tanımlardan hareketle ABD siyasal yapısı içerisinde lobileri bir baskı grubu olarak ele almak mümkündür. ABD siyasal yaşamının temel dinamiklerinden olan lobiler ve lobicilik, yasal bir statüye sahiptir. ABD’de silah lobisinden etnik temelli lobilere kadar birçok farklı lobi yapısı söz konusudur. Ülkenin yasal düzenlemelerine ve siyasi pratiğine bakıldığında lobi faaliyetleri ise “ulusal düzeyde çıkar sahipleri için” ve “yabancı ülkeler için” yürütülen faaliyetler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ulusal düzeyde çıkar sahipleri için bölgesel ve başkent lobiciliği olarak ikiye ayrılan lobi faaliyetleri, yabancı ülkeler için ise ya profesyonel lobiler aracılığıyla ya da ABD vatandaşlarının etnik kökenleri bağlamında Yunan, Yahudi, Ermeni, Arap ve İran vb. lobileri üzerinden yürütülmektedir. ABD siyasal sisteminde lobi ve lobicilik faaliyetlerinin bir yandan çok merkezli bir görünüm arz ederken öte yandan birden fazla araç üzerinden gerçekleştirilmektedir. Dahası aynı veya farklı katmanlardaki lobiler birbiri ile ilişkiye girebilmekte veya başka lobi ya da lobilere karşı ittifak kurabilmektedirler.

ABD’deki lobiler konumuz itibariyle ele alındığında; Yahudi, Ermeni, Yunan ve Arap lobisi güçlü lobiler olarak karşımıza çıkarken Türkiye ve İran lobiciliği ise etkisi ve desteği minimal seviyede olan lobiler olarak ifade edilebilir. Son döneme kadar ABD’deki İran lobisi daha çok anti-rejim bir çizgide hareket etse de günümüzde ise Ruhani ile birlikte daha ulusal bir çizgide yer almaktadır. Bunun nedeni hem İran siyasetindeki iç dinamiklerin daha liberal! bir çizgiye kayması hem de ABD-İran yakınlaşması olarak ifade edilebilir.

Son dönemde rejim karşıtı lobicilik faaliyetlerine son veren İran lobisinin en önemli organizasyonu ise “National Iranian American Council/NIAC”dir. NIAC, kendisini kâr amacı gütmeyen, ABD ve İran vatandaşları arasındaki ilişkileri geliştirmeyi amaçlayan ve bu bağlamda ülkeler arasındaki ilişkilere katkı sunmayı hedef edinen partiler üstü bir kuruluş olarak tanımlamaktadır. Kurulduğu 2002 yılından itibaren ABD’de oldukça kötü bir imaja sahip olan ve sivil toplum bağlamında hiçbir şekilde varlık göstermeyen İran/Fars etnonimi orijinli toplumsal katmanın ABD toplumunda iyi ilişkiler tesis etmesine yönelik faaliyetlerde bulunan NAIC, 2015 yılı itibariyle ise kurumsal aşamasını tam anlamıyla tesis ettiğini ifade etmektedir. Söz konusu organizasyonun resmi tanıtım metnine bakıldığında en dikkat çeken bilgi ise “NAIC’in gerek ABD gerekse İran hükûmetinden herhangi bir fon veya ekonomik destek almadığı”dır. Bu ise söz konusu yapının tamamen şeffaf ve sivil bir organizasyon iddiasında olduğunun bir kanıtı olarak ele alınabilir.

NAIC’in verilerine göre ABD’de 1 milyon civarında İran etnik kökenli seçmen yaşamaktadır. Hatta NAIC gerçek rakamların bahsedilen rakamdan daha yüksek olabileceğini ileri sürmektedir. Bu iddiasına kanıt olarak ise çoğu İran etnik kökenlilerin kendilerini Kafkasyalı veya diğer etnik gruplar olarak ifade etmesini ileri sürmektedir. ABD nüfusu ve seçim sistemi dikkate alındığında söz konusu rakamın çok önem arz etmediği bariz şekilde görülmektedir. Zaten lobicilikte sayısal anlamda büyüklükten ziyade sistemde farklı araçlarla etkin olmak daha önemlidir. Söz konusu etkinlik ise seçim dönemlerinde adaylara yapılan maddi bağışlar, propaganda sürecine sunulan katkılar ve diğer lobilerle tesis edilen ilişkiler üzerinden mümkün olmaktadır. İran lobisi için ülkedeki güçlü lobiler ile ilişki kurmak neredeyse imkansız bir durumdur. Yahudi ve Arap lobisi ile uluslararası konjonktürden ötürü ilişki kurmak imkansız olsa da İran lobisi Ermeni lobisi ile zaman zaman kısmi ilişkiler tesis edebilmektedir. Bu gerçeklikten hareketle ittifak kartının olmadığı oyunda seçim dönemlerinde aday destekleme kartı ön plana çıkmaktadır. NAIC tarafından servis edilen haber, röportaj ve analizlere bakıldığında ise her ne kadar göçmen karşıtı ve özellikle de Müslümanlara karşı radikal söylemlerde bulunsa da Cumhuriyetçilerin adayı Trump’a karşı bir ilgiden bahsedilebilir.

ABD siyasal yapısı incelendiğinde Cumhuriyetçiler, daha çok beyaz ve Anglo-Sakson kesimlerden destek alırken göçmenler Demokratları desteklemektedirler. Ancak yapılan röportajlara bakıldığında İran etnik kökenlilerin Trump’ın göçmenlere ilişkin radikal söylemlerini hayata geçirmesinin çok mümkün olmadığına dair bir kanıya sahip oldukları görülmektedir. Seçmenler özellikle adayların dış politika söylemlerine baktıklarında ise her ne kadar nükleer anlaşma bağlamında iki aday da keskin ve sert bir duruşa sahip olsa da Ortadoğu politikası bağlamında Trump’ı daha fazla desteklemektedirler. Ancak tüm bunlara rağmen İran lobisi herhangi bir adaya açık desteğini henüz deklare etmiş değildir.

Son dönemde ABD’de etkisi geçmişe nazaran artan İran lobisinin, özellikle de Ruhani dönemi ile birlikte İran hükûmeti ile dolaylı veya kısmen ilişkisinin olmadığını iddia etmek çok mümkün değildir. Diğer etnik lobilerde olduğu üzere İran lobisinin de özellikle son dönemde anavatanın çıkarlarını desteklemek üzere bir eylem planının olduğu ileri sürülebilir. Bu durumu da İran hükûmetinden tamamen bağımsız bir süreç olarak ele almamak gerekir.

Sonuç Yerine

Gerek ABD iç kamuoyunu gerekse uluslararası kamuoyunu ziyadesiyle meşgul eden Başkanlık seçimleri, doğal olarak İran için de önem arz eden bir meseledir. Ancak ABD’nin köklü dış politika perspektifi kişiler üzerinden çok ciddi değişim ve dönüşümler geçirmeyecek bir boyuttadır. Bunun nedeni olarak hem ABD’nin dış politika anlayışının daha çok iç politika üstü bir mesele olarak görülmesi hem de ülkenin uluslararası sistemdeki konumu ve buna bağlı olarak sistemler dinamiklerin gerekliliği ileri sürülebilir.

Adayların Ortadoğu ve doğrudan İran hakkındaki görüşleri analiz edildiğinde ise geleneksel dış politika çizgisinden çok farklı bir durum ortaya çıkmamaktadır. Sadece bölge veya İran stratejilerinde araç veya taktiksel nitelikte görece farklılıklar arz etmektedir. Seçim sonrası ABD’nin İran politikasını ve İran ilişkilerini belirleyecek unsurlar ise İsrail ile ilişkiler, Suriye’deki gelişmeler ve nükleer anlaşma olarak ele alınabilir. Bu bağlamda İran için iyi başkan seçeneğinden ziyade kötünün iyisi beklentisi daha realist bir beklenti olarak ifade edilebilir.

İran tarafının seçimlere bakışı ise resmi hükûmet temsilcilerinden ziyade ABD’deki İran lobisinin faaliyetlerinden daha iyi analiz edilmektedir. Ülkedeki lobinin seçim sürecindeki duruşuna bakıldığında ise çok net bir tablo ile karşılaşılmamaktadır. Bu İran bağlamında anlaşılır bir durumdur. Yukarıda da bahsedildiği üzere etnik lobiler anavatanları ile ilişkileri olan ve onların da çıkarlarını gözeten yapılardır. Hem ABD’deki sayısal ve ekonomik etkinliğinin minimal düzeyde olması hem de İran devletinin “Orta Büyüklükte Devlet” olması seçimlerde çok etkili olunamamasının nedenlerindendir. Bu durumun bir diğer nedeni ise ABD – İran ilişkileridir. Söz konusu iki ülke arasında 1979 İslam Devrimi sonrası bozulan ilişkiler Başkanların politik tercihlerinden ziyade devlet politikası bağlamında ele alınmaktadır. İki ülke için de ülkede radikal bir değişim olmadan ilişkilerde önemli bir farklılaşma yaşanması beklenilmemektedir. Ancak ABD’deki 58. Başkanlık seçimlerinin İran için önemi hem nükleer anlaşmanın ve yaptırımların geleceği hem de bundan daha önemli olarak ABD’nin seçim sonrası Ortadoğu politikasıdır. Günümüzde özellikle Suriye üzerinden oynanan oyun ve vekil savaşları her iki ülkenin de dış politikasının önemli gündem maddesidir. İran bu bağlamda ilişkilerde köklü ve radikal bir değişim beklentisinde olmamakla beraber Ortadoğu ve nükleer anlaşma konusundaki tercihleri üzerinden adaylara yaklaşmaktadır. Her iki adayın da nükleer anlaşma konusundaki olumsuz duruşu olsa da adayların Ortadoğu politikasında farklı stratejilere sahip olması İran’ı veya İran lobisini biraz daha Trump’a yakınlaştırmaktadır. Ancak sonuç itibariyle belirtilmelidir ki; bu yakınlaşma İran için ne bir tercih ne de pozitif anlamda bir değişim beklentisi anlamına gelmemektedir.