2017’ye Nasıl Bir Ortadoğu?

Uluslararası sistemin istikrarsız yapıya sahip bir alt sistemi olan Ortadoğu, Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı süreç olan I. Dünya Savaşı’ndan bu yana sürekli siyasi ve insani krizlere, çatışmalara, güç ve nüfuz mücadelelerine sahne olmuştur. İç ve dış dinamiklerin etkisiyle siyasi dengelerin mütemadiyen değiştiği bölge, son yıllarda Ortadoğu tarihinde rastlanmayacak denli geniş çapta yeni bir çatışma biçimiyle yeniden sarsılmış ve büyük bir istikrarsızlık sarmalının içine düşmüştür: İç savaş yahut Vekalet Savaşı. Bu nedenle özellikle son altı yıldır Ortadoğu ve belli oranda dünya siyasetini domine eden en önemli odak noktası Suriye İç Savaşı olmuştur. Öyle ki on yıllardır bölgenin kronik meselesi haline gelen ve bölge aktörlerinin kendisini hesaba katmadan politika yürütmesinin mümkün olmadığı İsrail-Filistin sorunu dahi makro siyaset açısından bu konunun gölgesinde kalmaya başlamıştır.

Ortadoğu’nun politik tarihinin bütüncül bir irdelemesini yapmak bu çalışmanın sınırları dışında kalacağından, öncelikli olarak mevcut siyasi durumun, güç dengelerinin, ittifaklaşmaların resminin ana hatlarıyla çizilmesi, yeni başlayan yılda nelerle karşı karşıya olduğumuzu gözler önüne serebilmek açısından hayati öneme sahiptir. Bu, aynı zamanda önümüzdeki dönem açısından hangi dinamiklerin harekete geçip güç ilişkilerini ne yönde etkileyeceğini öngörebilmek açısından da anlamlı olacaktır. Böylelikle Ortadoğu siyasetinin, pek çok çalışmanın hemen sonrasında dahi öngörüleri boşa çıkarabilecek potansiyele sahip hareketli ve değişken zemininde gerçekçi fakat olası kırılmalara ve politika değişimlerine kapıları kapatmayan bir analizini yapma zorunluluğuyla karşı karşıya bulunmaktayız.

Bu bakımdan bölge siyasetinin son yıllardaki başat belirleyeni olarak Suriye merkezli bir Ortadoğu sistemi analizi yapma gerekliliği ön plana çıkmaktadır. Elbette bölge devletleri arasındaki ilişkileri salt bu bağlamda değerlendirmek indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle mevcut ilişki setlerini geri plana atmadan, bunların Suriye meselesine angaje olunurken nasıl bir görünüm edindiklerine ve Suriye dışındaki konulara yansımalarına da odaklanmak gerekecektir. İşbirliklerinin, ittifaklaşmaların, risk ve tehdit algılarından azade olarak biçimlenemeyeceği gerçeğini akılda tutarak Ortadoğu sisteminin her bir dinamiğinin karşılıklı etkileşiminin bir çerçevesini çizmek, yeni yılın neyi miras aldığını bütünlüklü olarak görmeyi sağlayacaktır.

Arap Baharı Sonrası Ortadoğu’nun Genel Görünümü ve Suriye

İçte işsizliğin, hayat pahalılığının, siyasi taleplerin tırmanışa geçmesini dışta ise küresel ekonomi ve siyasete eklemlenme baskısı ile otoriter rejimlere dış desteğin kesilmesi sonucu 2000li yıllar, Ortadoğu coğrafyasında belli istisnalar dışında örneği olmayan yeni bir fenomeni siyaset sahnesine soktu. Bu dönemde siyasi meşruiyetten yoksun rejimler altında yaşayan bölge halkları artık siyaseti belirleyici bir faktör olarak kendilerine yer bulmaya, yönetime katılım talep etmeye başladılar. Tunus’ta başlayan gösteriler zamanla Mısır ve Libya’ya da sıçradı ve uzun yıllardır hüküm süren devlet başkanlarının devrilmesiyle sonuçlandı. Bu durum Ürdün gibi kimi bölgelerde birer tedbir olarak kısıtlı da olsa siyasi reformlara yol açmış, Bahreyn gibi kimi yerlerde ise hükümetler eliyle bastırılmıştır. Sonuç olarak 2011 yılının başlarında başlayan süreç, meşruiyet krizinin derinliğine göre küçük veya büyük çaplı olmak üzere tüm bölge devletlerinde protesto gösterilerine ve siyasi reform taleplerine yol açmıştır.

Fakat bu isyan dalgası Suriye’ye sıçradığında gösteriler birkaç ay içinde karşılıklı çatışma biçimini almıştır. Şiddetin sorumlusu olarak iki tarafın da birbirini suçladığı bölgede, silahların gölgesi altında ne reform ne de diyalog çabaları sonuç vermiş ve Suriye, birçok araştırmacın dile getirdiği üzere Arap Baharı’nın tıkandığı nokta olarak tanımlanmıştır. Arap Baharı’nın başarısı sorunu sadece Suriye bağlamında değil, Mısır’da gerçekleşen darbe, Libya’da düzenin tesis edilememesi ve öteki ülkelerde bölge halklarını tatmin edecek demokratik reformların yapılamaması gibi nedenler bakımından da değerlendirilmektedir. Fakat bu halk hareketlerinin kökensel bir değişime yol açıp açamayacağı sorunun uzun erimli mücadelelerin sonucunda açıklığa kavuşacağı ve bunun tamamlanmış ve başarısız olmuş bir devrim olarak görülemeyeceği de bir gerçektir.

Ülkenin giderek iç savaş sarmalına düştüğü bu dönemde Suriye rejimine karşı Libya’da yaşandığı gibi uluslararası bir müdahale gerçekleşmemiştir. Öncelikle Suriye rejimi, bölgede sağlam ittifak ilişkileri olan bir ülke konumundadır. SSCB döneminden bu yana savunma ve işbirliği anlaşmaları vasıtasıyla Rusya’nın bölgedeki en önemli müttefiki ve bir anlamda Ortadoğu’daki askeri varlığının en önemli ayaklarından biri olmuştur. Öte yandan İran- Irak savaşında İran’ın yanında konumlanarak bu ülkeyle ilişkilerini geliştirmiş, Hamas-Hizbullah konularındaki işbirliğiyle de İran etkisini Batı Akdeniz’e taşıyan bir unsur olmuştur. Bu nedenle iç savaşın başından bu yana bu ülkelerden askeri ve siyasi destek sağlamış ve halkıyla giriştiği savaşta belirli direnç noktaları yaratmıştır.

Batı dünyası açısından ise Suriye’nin Batı karşıtı tutumu, İsrail’e olan düşmanlığı ve bu devlet ile Golan Tepeleri üzerinden teknik olarak içinde bulunduğu savaş hali gibi nedenlerden ötürü doğrudan bir müdahale mantıklı görülebilirdi. Fakat Suriye artık kendi içine doğru infilak eden bir ülke halini almıştı. Yalnız muhalif unsurların rejim güçleriyle savaştığı bir yer olmaktan ziyade kendi sınırlarının dışından gelen örgütlerin/savaşçıların da müdahil olduğu, birbirleriyle ve rejimle savaştıkları, enerjilerini buraya yoğunlaştırdıkları bir arena haline gelmişti.

Bu nedenle Batı öncelikli olarak kendi savaştığı terör örgütlerinin birbirleriyle çatışmasını kendi stratejik çıkarlarına uygun olarak algıladı. Aynı zamanda parçalanmış, birçok unsurun birbiriyle savaştığı ve üstünlük kuramadığı bu yapı İsrail için de Suriye tehdidini ortadan kaldırır nitelikte bir gelişme olmuştur. Dolayısıyla Suriye rejimini devirmede doğrudan ve pratik bir çıkar garantisi bulamayan ABD ve Batı dünyası, savaşın sürmesi ve herhangi bir tarafın üstünlük kuramayacağı statükonun devam etmesi yönünde politika izlemiştir. Çözümsüzlüğü devam ettiren bu politika ise mülteci sorununun ve Suriye kaynaklı terör örgütlerinin tüm dünya için tehlike arz edecek boyuta ulaşmasına kadar devam edecektir.

Suriye Bağlamında İttifak İlişkileri

Geniş çaplı etkisiyle ve yarattığı sorunlarla birlikte ele alındığında Suriye meselesi günümüzde Ortadoğu’daki ittifak ilişkilerini belirleyen ve dış politik kararları derinden etkileyen başat etmenlerden biri haline gelmiştir. Tarihsel bloklaşmaların da içerildiği bu yeni ittifak ilişkileri bölge devletlerinin birçoğunu Suriye iç savaşında taraf olmaya itmiştir. Dünya ölçeğinde ilk önemli örnek olarak alabileceğimiz Vietnam’da ya da bölge bağlamında bir ölçüde İran-Irak Savaşı sırasında izlerini görebileceğimiz “vekalet savaşı” olgusu bu sefer Suriye toprakları üzerinde kendini göstermiş, savaşı vekaleten yürüten taraflar eliyle her bir kutbun birbirini denediği, yokladığı yani zımnen bir savaş içine girdiği geniş çaplı bir ittifaklaşma zincirini doğurmuştur. Savaşın diplomasinin yokluğu olduğu yönündeki klasik görüşün tersine bu yeni dönem savaşları, çatışmalar vekiller eliyle sürerken devletlerin diplomatik mücadelelerinin de eş zamanlı olarak vuku bulduğu bir ortam doğurmuştur.

Suriye’de iç savaş patlak verdiğinde rejimin akıbeti konusunda iki karşıt cephenin oluştuğu görülmektedir. Birincisi, Esad’la ittifak ilişkilerini devam ettiren ve İran ile Rusya’nın başını çektiği rejim yanlısı cephedir. İran, Arap dünyasındaki tek müttefiki konumundaki Suriye rejimine yönelen tehdidi aynı zamanda inşa etmeye çalıştığı “direniş eksenine” vurulacak bir darbe olarak gördüğü için başından beri rejimi desteklemektedir. Bilindiği gibi İran yayılmacı bir politika izleyerek ve özellikle Irak’ta olduğu gibi otorite boşluklarından yararlanarak bölgede nüfuz alanları yaratmayı amaçlamaktadır. Bunu söylemsel düzeyde direniş ekseniyle formülarize eden İran, aynı zamanda İsrail ve Batı karşıtlığı vurgusuyla da kendine meşruiyet zemini yaratmaktadır. Irak’ta ABD müdahalesiyle devrilen Saddam’dan sonra oluşan yapıyı kendi lehine kullanmış, Şii nüfus ve kurulan Şii karakterli hükümetler aracılığıyla Irak’ın iç meselelerindeki varlığını tahkim etmiştir. Bu bakımdan İran’dan Lübnan ve Filistin’e uzanan direniş hattının inşası için Suriye konusu kritik önem arz etmektedir. Körfez ülkelerinin İran’ın bu müdahil tutumunu kendi güvenlikleri açısından tehdit edici bulmalarının altında yatan temel nedenlerden biri budur.

Eski Sovyet coğrafyasındaki nüfuz alanlarını tekrar etkinleştirme siyaseti güden Rusya ise yukarıda belirtildiği gibi Suriye’yle öteden beri müttefiklik ilişkisi kurmuş bir devlet olarak desteğini önce uluslararası alanda diplomasi yoluyla, daha sonra ise savaşa doğrudan müdahil olarak göstermiştir. Tartus’daki üs vasıtasıyla Ortadoğu’daki askeri varlığını sağlama almak isteyen Rusya rejimin devamlılığı ilkesinden taviz vermeyerek sahada Esad karşıtı güçlere ve belli terör örgütlerine savaş açmıştır. Bunda bölgesel çıkarlarının yanı sıra Rusya vatandaşı olan birçok savaşçının Suriye’deki iç savaşa katılmasının da etkisi büyüktür. İlerde kendi ülkesine yönelecek tehditleri kaynağında yok etmek düşüncesiyle ve bölgede ABD yanlısı bir yönetimin varlık göstermesini engellemek amacıyla rejimin zor duruma düştüğü bir anda askeri varlığıyla tekrar tutunmasını sağlamıştır.

Bunlar dışında Hizbullah ve Şii milis örgütlenmeleri gibi devlet altı yapılanmaların da bu gruba dahil olduğunu görmekteyiz. İran’ın kontrolü ve eğitimiyle ordu yanında savaşan Şii savaşçılar ve Esad devrildiği takdirde bölgede tutunma şanslarının azalacağını gören Hizbullah militanları, orduyu askeri ve özellikle insan kaynağı bakımından beslemektedirler. Başta Lübnan sınırındaki Şii köylerini ve belirli kutsal mekânları korumakla meşgul olan Hizbullah güneydeki muhalif tehdidin Lübnan’a doğru genişlediğini ve direniş hattının çökme tehlikesi altında bulunduğunu fark edince rejim yanında iç savaştaki yerini almıştır. Bunda İsrail’in Golan Tepeleri’ndeki petrol faaliyetlerini güvence altına almak için bir tampon bölge yaratmak amacıyla el-Nusra’ya silah yardımı yaptığının açığa çıkması da etkili olmuştur.

İç savaştaki ikinci cephe ise muhalifler ve muhalifleri destekleyen ABD, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün gibi ülkeler tarafından temsil edilmektedir. Bu ülkeler tarihsel olarak da Suriye ile gerilimli ilişkileri olan ülkelerdir. Öncelikle, Ortadoğu politikalarında her zaman İsrail’in güvenliğini ön planda tutan ABD, Hizbullah ve Filistin’deki silahlı direnişçilere lojistik destek sağlayan, ayrıca doğrudan İsrail’le teknik bir savaşın içinde bulunan Suriye yönetiminin devrilmesi için girişimlerde bulunmuştur. Öte yandan Esad’ın devrilmesi İran etkisinin de önüne set çekeceğinden ve direniş eksenini parçalayacağından özellikle Türkiye’yle birlikte Suriye’de düzenin yeniden tesis edilmesi için Esad rejiminin iktidardan uzaklaşmasını şart olarak sunmuşlardır.

Türkiye, bölgede Arap Baharı’yla başlayan ve tabandan yükselen değişim hareketlerini başından beri desteklemiş ve despot yönetimlerin iktidardan uzaklaşarak demokratik rejimlerin inşa edilmesini bölgesel sorunların çözümünde yegâne yol olarak görmüştür. Bu minvalde Suriye rejimini de halkın demokratikleşme talepleri karşında gerekli reformları yapmaya çağırmıştır. Fakat iç savaş koşullarının ortaya çıkması ve birçok aktörün sahada varlık göstermesiyle güvenlik tehditleri ayyuka çıkmış, Irak’la birlikte Suriye’de de ortaya çıkan jeostratejik boşlukların, dolayısıyla buraların hangi güçler tarafından doldurulduğu/doldurulacağı konusunun Türkiye için tehlike arz edecek boyutlara ulaşmasıyla da doğrudan müdahale ihtiyacı doğmuştur. Bu nedenle başta ABD ve Suudi Arabistan’la birlikte muhaliflere lojistik ve insani yardımların ulaştırılmasında büyük çaba sarf etmiş, Suriye’nin kaderini belirleyecek güçlerin Suriye halkı olması görüşünü savunmuştur.

Fakat bölgedeki otorite boşluğundan yararlanan IŞİD/DAEŞ gibi terör örgütlerinin ortaya çıkması ve bölgenin Türkiye başta olmak üzere tüm dünyaya terör ihraç eden bir yer konumuna gelmesi Suriye’de öncelikleri ve dengeleri değiştirmiştir. Bu noktadan sonra ABD’nin önceliği artık Esad’ın devrilmesinden çok IŞİD/DAEŞ’in yok edilmesi olmuştur. Politikalarını buna göre revize eden ABD’nin pasif tutumu Rusya ve İran’ın Suriye’ye daha fazla angaje olmasına ve bu faaliyetlerini meşrulaştırmasına zemin hazırlamıştır. Bu noktadan sonra dengeler rejim lehine değişmiştir. Rusya’nın hava desteğiyle önemli kazanımlar elde eden rejim güçlerinin yanı sıra ABD’nin IŞİD/DAEŞ karşısında savaşabilecek yerel aktör olarak Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı YPG’ye destek vermesi, Türkiye’nin Suriye politikasını zora sokmuştur.

ABD ile yaşanan görüş ayrılıkları, içte yaşanan güvenlik sorunları, Suriye’nin kuzeyinde YPG terör örgütü öncülüğünde güvenliği tehdit edecek biçimde genişleyen ve siyasi statü talebinde bulunan yapı ve Musul konusu başta olmak üzere bölgedeki etnik ve mezhepsel dengeleri sarsabilecek gelişmeler Türkiye’yi son dönemde bölgesel aktörlerle daha fazla işbirliğine yöneltmiştir. Tüm bunların sonucu olarak Türkiye, daha pro-aktif bir dış politika izleyerek ve bölgede krizin gidişatında büyük etkiye sahip Rusya’yla 2015 sonlarında yaşanan uçak krizinden sonra bozulan ilişkilerini tekrar rayına oturtarak gelişmeler karşısında daha ağırlıklı bir rol üstlenmeye başlamıştır. Nitekim, Ağustos ayında başlayan Fırat Kalkanı operasyonuyla inisiyatif alarak kendine yönelik tehditlerle kaynağında mücadele etme yöntemini benimsemiştir. Musul’un kurtarılması konusunda da Başika’daki askeri varlığından taviz vermeyen Türkiye, buradaki yerel aktörler olan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ve yerel halkla işbirliği yaparak IŞİD/DAEŞ terör örgütü sonrası dönemde yeni çatışmaların tohumlarının atılmaması için çaba sarf etmektedir.

Değişen tehdit algılarının dış politikayı revize etmeyi zorunlu kılacak denli büyümesi sahadaki tüm aktörler için oynak bir zeminde ayakta kalmayı başarabilmeyi şart koşmaktadır. Bu yükümlülükten muaf tutulamayacak Türkiye’nin de Rusya ile çözüme yönelik olarak gerçekleştirilen işbirliği çerçevesinde Esad rejiminin devrilmesini tek yeter şart olarak koşmaya devam etmeyeceği yorumunda bulunmak yanlış olmayacaktır. Artık kendi sınırlarında çeşitli terör örgütlerinin varlık göstermesi ve buralarda yuvalanması Türkiye’nin önceliklerini zorunlu olarak değiştirecektir. Nihayetinde Suriye’deki otorite boşluğunun ve bir üst otorite bulunmaması anlamında anarşik düzenin ortadan kaldırılmadığı müddetçe hem Türkiye’ye hem de dünyaya yönelik güvenlik tehditlerinin kaynağı olmaya devam edeceği bir gerçektir.

Sonuçlar

Gelinen son durumda ABD, yapılan nükleer anlaşma neticesinde İran’ın finansal açıdan rahatlayarak bölgedeki nüfuzunu artırmasına yol açtığı iddiaları nedeniyle Körfez ülkeleriyle, Suriye’nin kuzeyinde federatif bir yapı talep ederek ülkenin parçalanacağı endişelerine neden olan YPG terör örgütüne verdiği destek nedeniyle Türkiye ile ve son dönemde Filistin’de iki devletli çözüm önerilerini destekleyen görüşleri nedeniyle de İsrail ile arasını açmıştır. Yeni dönemde başkanlık koltuğunu devralacak Trump’ın bölgedeki geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini nasıl sürdüreceği yaşanacak gelişmeler açısından önemli olacaktır. İsrail’e sunduğu koşulsuz destek ve İran karşıtlığının tekrar şiddetlenmesinin beklendiği bu dönem Türkiye açısından daha müphem kalmaktadır. Nitekim ABD, sahada İşid’e karşı başarılı olabilecek tek aktör olarak addettiği YPG terör örgütüne verdiği desteği devam ettirecek gibi görünmektedir. Türkiye ise bunun karşısına inisiyatifi ele alarak yerel muhalif unsurlarla girdiği operasyonlarla çıkmaktadır. Hem YPG’nin öncülüğünde bölgede mutlak bir tehdit yaratacak devletimsi bir yapının ortaya çıkmasına askeri varlığıyla olanak vermeme açısından, hem de IŞİD/DAEŞ terör örgütü karşısında güvenilebilecek tek aktörün Türkiye’nin terör örgütü listesinde bulunan YPG olmadığını göstermek bakımından operasyonlarına devam edecektir. Bu aynı zamanda kendi sınırındaki güvenlik tehditleriyle yerinde mücadele etmek üzere örgütlenecek pro-aktif bir politikanın izleneceğinin de işaretidir.

Son zamanlardaki Türkiye-Rusya yakınlaşmasının temelini de belki burada aramak mantıklı olacaktır. Nitekim Moskova’da İran’ın da katılımıyla üzerinde uzlaşılan deklarasyonda Suriye’de kalıcı bir barış için ateşkesin garantörü olarak bu üç devlet öne çıkmış ve ülke bütünlüğünün korunacağının teminatını vermişlerdir. Burada ülke bütünlüğü vurgusunun öne çıkması, Esad’ın gitmesini ön şart olarak sunagelmiş olan Türkiye’nin dış politikasında güvenlik unsurunun nasıl zaman içinde öncelik kazandığını göstermesi bakımından önemlidir. Bu aynı zamanda çıkarlar ve kaygılar bakımından çatıştığı ABD’ye karşı alternatif bir duruş olarak da görülebilir. Dolayısıyla son olarak Halep’in rejim güçlerinin eline geçmesinin ardından Rusyasız ve İransız bir çözümün mümkün görünmediği Suriye’de ivedilikle ihtiyaç duyulan ateşkesin ortamının hazırlanması, çatışmaların barışçıl çözümü ve yeni insani krizlerin yaşanmaması bakımında olumlu bir gelişme olmuştur.

Önümüzdeki dönemde Suriye’de düzenin yeniden sağlanması açısından özellikle bölgesel aktörlerin daha fazla çaba sarf etmesi gerekmektedir. Bunun için öncelikle bölge ve dünya açısından büyük tehlike arz eden terör örgütleriyle mücadeleye öncelik verilmesi, sonrasında ise nihai çözüm için şiddeti topyekûn reddedecek bir algının bölge aktörleri açısından içselleştirilmesi büyük önem arz etmektedir. Savaş sırasınca büyük bir bölümü yerinden olmuş Suriye halkının geleceği açısından yeni dönemde siyasi çözüm arayışlarına hız verilmelidir. Nitekim son ateşkes bunun için bir umut doğurmuştur. Bu nedenle yeni dönemde savaşın derinleşmemesi için kırılgan da olsa ateşkes ve diyalog çabaları desteklenmelidir.

Moskova görüşmeleri, Suriye’deki durumun artık devam ettirilemeyeceğini, güvenlik ve insani boyutu açısından yalnızca tekil bölge ülkeleri için değil, tüm dünyanın bir sorunu olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir. Nitekim barış çabaların sonuç vermesi tüm aktörlerin bireysel ihtiraslara kapılmadan meseleyi bu bütüncül bakış açısından görebilmesine bağlıdır. Bu nedenle ortak güvenlik tehditlerine odaklanılarak bölgede Suriye başta olmak üzere halka dayalı demokratik rejimlerin kurulması ve güçlenmesi ilkeleriyle hareket etmek tek çözüm yolu olarak kendini dayatmaktadır.

Sonuç olarak yeni yılda Suriye’deki gidişatın ne yönde ilerleyeceği büyük oranda Türkiye ve Rusya arasındaki işbirliğinin devamına bağlı görünmektedir. Türkiye, hemen güney sınırındaki ülkelerdeki istikrarın sağlanmasında, bölge halkının talepleri doğrultusunda bağımsız, insani ve şiddetsiz bir yaşamın savunulmasında, özellikle de mezhepsel çatışmaların engellenmesinde yapıcı bir rol üstlenmeye devam etmelidir. Askeri olanakların devreye sokulmasının yanında yumuşak güç unsurlarına da aynı oranda önem verilmesi ve farklı boyutlardaki aktörlerle diyalog kanallarını açık tutarak işbirliğini ileri boyutlara taşıması bu kapsamda büyük bir önem arz etmektedir. Ancak bu yolla çatışmaların çözümünde yapıcı bir rol alınabileceğini akılda tutarak Türkiye’nin, değişen koşullara göre daha esnek bir dış politika yürütmesinde yarar görünmektedir.