Uluslararası İlişkilerde Küresel Rekabet: Yeniden Dehşet Dengesi mi?

Soğuk Savaş döneminin bir kavramı olan “dehşet dengesi” söz konusu dönemin iki kutuplu yapısında kutup lideri olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasındaki nükleer silahlanma yarışının hâkim olduğu politik atmosferi tanımlamak için kullanılmıştır. Uluslararası ilişkilerin siyasal gerçekçilik ekolünden gelen akademisyenlerin uluslararası barışı temin ettiğini savundukları bu sistemde nükleer silahların caydırıcılık özelliğine dikkat çekilmiştir. Bu bağlamda görece bir şekilde nükleer silaha sahip aktörlerin özellikle ikinci vuruş kapasitesini de elde etmeleriyle birlikte birbirileriyle topyekûn veya nükleer bir savaşa girişmeye cesaret edemeyecekleri varsayımından hareket edilmektedir. Bahse konu silahların yok edici etkisine dayalı bir dengenin dehşet üzerine kurulu olmasından hareketle “dehşet dengesi” olarak adlandırılan sistemde bir yandan blok içi istikrar ve güvenlik sağlanırken diğer yandan karşı bloğun kendi güvenliğine ilişkin faaliyetleri kontrol edilmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 1990’lı yıllara kadar süren Soğuk Savaş döneminde ABD’nin güvenlik politikasının ana omurgasını belirleyen “masif misilleme doktrinin” bir ürünü olarak ortaya çıkan Karşılıklı Garantili İmha (Mutually Assured Destruction) veya dehşet dengesi ABD Başkanı Donald Trump’ın 20 Ekim 2018 tarihinde yaptığı açıklama ile yeniden gündeme gelmiştir. Trump açıklamasında ABD’nin Kısa ve Orta Menzilli Füzelerin (INF) Ortadan Kaldırılması Antlaşması’ndan çekileceğini beyan ederken bu karara neden olarak da Rusya Federasyonu’nun anlaşmanın ruhuna uygun hareket etmediğini ileri sürmüştür.

20 Ekim 2018 tarihindeki açıklama ile kamuoyunun gündemine giren INF, SSCB’nin orta menzilli füzeler konusunda North Atlantic Treaty Organization/Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü’nün (NATO) caydırıcılığını ve bu anlamda Avrupa güvenliğini tehdit etmeye başlaması üzerine imza edilmiş bir anlaşmadır. 8 Aralık 1987 tarihinde Washington Zirvesi’nde ABD ile SSCB arasında imzalanan anlaşmaya göre; Avrupa ve SSCB-Çin sınırında konuşlandırılmış yaklaşık 3000 kısa ve orta menzilli füze imha edilmesini öngörmekteydi. Anlaşma kapsamına giren füzeler; 500-1000 km kısa menzilli füzeler ile 1000-5000 km orta menzilli füzelerdir. Böylece Pershing-II (1.800 km), Cruise (2.500 km), SS-4 (2.000 km), SS-5 (4.100 km) ve SS-20 (5.000 km) füzelerinden oluşan orta menzilli füzeler ile ABD’nin elindeki Pershing I-A (700 km) ve Sovyetlerin elindeki SS-12 (900 km) ve SS-23 (500 km) sınıfı füzeler tasfiye edilecekti.

Dehşet dengesinin yumuşama sürecine katkı sunan Kısa ve Orta Menzilli Füzelerin (INF) Ortadan Kaldırılması Antlaşması, SSCB ile ABD arasında imzalansa dahi SSCB’nin dağılmasından sonra da varlığını muhafaza etmiştir. Dağılmanın ardından söz konusu anlaşmaya SSCB’den ayrılan 12 devlet taraf olmuştur. Böylece anlaşma tartışmalı bir şeklide de olsa günümüze kadar yürürlükte kalmıştır.

Günümüzde ise çok taraflı uluslararası anlaşmalara bağlılık noktasında çok hevesli olmayan ABD Başkanı Trump’ın Rusya’nın faaliyetlerini bir gerekçe olarak göstermesi neticesinde anlaşmadan çekileceğini beyan etmesi, yeniden dehşet dengesine giden sürecin önünün açılacağına dair kuşkuları beraberinde getirmektedir. Meselenin bu boyutunu ele almadan önce Trump’ın kararının iki açıdan ele alınması faydalı olacaktır. Birincisi Başkan Trump, daha önce de benzer karalara imza atmış birisidir. Bu kararlar neticesinde ABD, Paris İklim Anlaşması, İran’la imzalanan nükleer anlaşma ve Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması’ndan çekilmiştir. Ayrıca Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) da Trump’ın bu tutumundan payını almıştır. Bu tercihler göstermektedir ki; Washington yönetimi çok taraflı anlaşmalarla kendini bağlamak istememektedir. Bunun temelinde ise iki nedenin yer aldığı iddia edilebilir. Bunlar; ABD’nin kendisini hegemon güç olarak tanımlaması ve bu anlamda çok taraflı anlaşmalarla sıradan bir aktör konumuna kendini indirgemek istememesi ile çok taraflı anlaşmalar yerine ikili anlaşmalar yoluyla kendi çıkarlarını daha rahat dikte edebileceği eşitsizlik temelinde ilişkiler tesis etmek istemesi şeklinde ifade edilebilir.

Başkanın kararı bağlamında ele alınması gereken ikinci husus ise ABD’nin küresel rekabette Rusya Federasyonu’nu yeniden rakip ve öteki olarak konumlandırmış olmasıdır. Bu doğrultuda 2017 yılının Aralık ayında kamuoyu ile paylaşılan National Security Strategy of United States of America/ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi (NSS) üzerinden bir okuma yapıldığında Beyaz Saray’ın Çin ve Rusya’yı “ABD’nin gücüne meydan okumak isteyen rakipler” olarak tanımlandığı görülmektedir. Söz konusu belgede Rusya’ya 24 kere atıfta bulunulması Washington’un Moskova tehdidi algısının ne boyutta olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak INF’den çekilme kararı incelenirken Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde Çin’in de Rusya gibi “challenger” olarak ele alındığının gözlerden kaçmaması gerekmektedir. Çünkü Trump her ne kadar Rusya’yı gerekçe gösterse de karar alıcıların örtülü mesajları veya kararlarının dolaylı amaçları olması ihtimalinin de hatırda tutulması gerekmektedir.

Daha önce de belirtildiği üzere INF’nin tesis edilmesi aşamasında taraflar ABD ve SSCB’yken Sovyetlerin dağılmasının ardından bu yapıdan ayrılan 12 devlettir. Bu devletlerin birçoğunun taraf olma durumu ise sadece kağıt üzerindedir. Ancak daha önemli kısa ve orta menzilli füzelere sahip olan ve nükleer tehdit olarak adlandırılan Çin veya potansiyel tehdit olan İran gibi devletler ise bu anlaşmaya taraf değillerdir. Dolayısıyla Beyaz Saray, doğrudan Rusya Federasyonu’nu işaret etse dahi Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde “gücüne meydan okuyan rakip” olarak tanımladığı bir diğer aktör olan Çin’e karşı da pozisyon almaya çalışmaktadır.

Trump yönetimi açısından aşırı özgüven ve challenger’a (veya challengerlara) karşı geliştiren bir strateji olarak tanımlanabilecek bu kararın bir diğer boyutunda ise meselenin sistem üzerinden tartışılması gerekmektedir. Bu bağlamda 1990’lı yıllarla birlikte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılması ve Doğu Bloku’nun NATO karşısında konumlandırdığı Varşova Paktı’nın dağılması neticesinde tek kutuplu bir uluslararası sisteme geçildiği ileri sürülebilir. Bu sistemde ABD, başat aktör konumunda uluslararası sistemin en güçlü ve dominant aktörü rolünü üstlenmiştir. Hatta kimi Batılı akademisyen ve çevreler tarafından hegemon güç olarak tanımlanmış ve Pax-Americana durumunun tüm sistemde hâkim olduğu şeklinde varsayımlar dile getirilmiştir. Ancak bu durum Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” adlı eserinde belirttiği üzere sonsuza değin sürmemiş; yaklaşık 20 yıl sonra ABD’nin küresel “hegemonyası” ya da başat aktör rolü sorgulanmaya başlamıştır. Bu sorgulama sadece söz konusu devletle sınırlı kalmamıştır. Aynı zamanda uluslararası sistemin yapısına yönelik eleştiri ve itirazlar da yükselmeye başlamıştır.

Uluslararası sisteme ve bu sistemi domine eden aktöre yönelik tepkilerle birlikte küresel ekonomik bunalımlar ile hem bölgesel hem de küresel ölçekli siyasi krizler baş göstermiştir. Dolayısıyla artık günümüzde sürdürülebilirliğini yitiren uluslararası sistem bir bunalım sürecine girmiştir. Siyasi tarihe bakıldığında ise sistemlerin köklü değişim ve dönüşüm süreçleri aşamalı bir şekilde gelişmektedir. Bu bağlamda öncelikle ekonomik mücadele ve buna bağlı olarak gelişen krizler siyasal ve toplumsal yapıları etkiler. Ardından politika veya daha doğru ifadeyle diplomatik sürecin iflası söz konusu olur. Bunalım ve gerilimlerin katlanılmaz hal almasıyla birlikte savaş olgusuyla yüzleşilir.

2008 yılından itibaren yaşanan küresel ölçekli ekonomik buhranlar ve günümüzde açıktan dile getirilen ekonomik savaşların bir sonraki aşamasında politikanın iflası ve savaşın realist perspektiften kuvvetli ihtimal olmasından hareketle; “günümüzdeki gelişmeler; devletlerin kendilerini askeri kapasite noktasında sınırlandıran anlaşma veya taahhütlerden kaçınması durumudur” şeklinde bir yorumda bulunulabilir. Bu ise uluslararası ilişkilerde realist yaklaşımın en temel sorunsalı olan güvenliği tartışmaya açmaktadır. ABD’nin yeniden keskin bir silahlanmaya girişmesi güvenlik ikilemi üzerinden Rusya ve Çin (zaten nükleer silahları olan devletler) başta olmak üzere diğer aktörleri de bu yarışa sokabilir. Bu ise kimi zaman bilerek ve istenerek kimi zaman ise yanlış anlaşılma neticesinde çatışma durumuna sebebiyet teşkil edebilir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemin uluslararası ilişkiler açısından güvenliği merkeze alan çatışmacı bir süreç olacağı iddia edilebilir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Kadir Ertaç ÇELİK
Kadir Ertaç ÇELİK
ANKASAM ABD-Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,831BeğenenlerBeğen
143TakipçiTakip Et
1,844TakipçiTakip Et
213AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz